Yalan söylemeyeceksin !

Bir insan günde ortalama 200 defa yalan söylüyormuş. Yalan söylemiyorum, inanın bana bu gerçek! Gelin itiraf edelim… Hepimiz akşam haberlerinden sonra yayınlanan Türk/Amerikan dizileri karşısında fazlasıyla vakit öldürmeyi seviyoruz. Bazen çok acelesi olan ve önem derecesi yüksek olan işlerimizi, güne başlamayı “5 dakika daha” diyerek ertelediğimiz gibi erteleyip son dakikalara bırakıyoruz. Hepimizin kendini çok çirkin hissettiği zamanlar olabiliyor.  Yani aslında bazen hepimiz çok sıradan olabiliyoruz… Ama öğretmenlerimize, arkadaşlarımıza, ailemize bazen çıkarlar için, bazen kırılmamaları için yalan söyleyebiliyor, onları sevmediğimiz halde yüzümüze yalandan bir gülücük yerleştiriveriyoruz. Bizden üstünler gibi davranıyoruz. Bizi sevmezler, kabul görmeyiz diye olduğumuzdan farklı davranabiliyoruz.

Peki, ben okul arkadaşımı, öğretmenimi; sizlerde iş arkadaşlarınızı belki de patronlarınızı sevmiyorken, sevmediğimiz biriyle sırf aynı ortamdayız diye neden ona “yalandan” gülümsüyoruz? Yani neden “–mış gibi”  yapıyor, yalan söylüyoruz? Neden kendimizi, olduğumuzdan farklı birer birey olarak göstermek, özel birer insan olmak zorunda hissediyoruz ki? Sevmediğimizi sevmek, zorunda mıyız? Hepimiz mutlu, sevecen, güzel, eğlenceli, her işi mükemmel yapan insanlar olmak zorunda mıyız? Gerektiğinde dürüst olamaz mıyız?

Bu sorular kafamın içinde oradan oraya dolaşıp dururken, okuduğum bir kitap tüm sorularıma cevap oluverdi: Jürgen SCHMIEDER, bundan böyle adamımsın! Adam demiş ki; “YALAN SÖYLE(me)YECEKSİN”. Gazeteci bu abi. Münih’te yaşıyor. Futbol, bilardo ve Amerikan futbolu hakkındaki bilgileri sayesinde kendine bir gazetenin spor servisinde iş bulmuş. Gerçekten çok sıradan bir insan. Ve her insan gibi bu abi’de günlük yalanlar söylüyor. Bir gün çalıştığı gazetenin yazı işleri toplantısında, bir şeyden feragat etmenin ne anlama geldiği konuşuluyor. En büyük feragatin ne olabileceği düşünülüyor. Ve konuşma esnasında biri, “yalan söylemeden bir hafta geçirmek” diyor ve Schmieder abi, yalan söylemeden geçireceği 40 günlük “yeni” hayatına adım atıyor.

Düşünsenize; nezaket hissi yok. Diplomasi yok. Kendimizi veya herhangi bir şeyi olduğundan daha güzel/iyi gösterme çabası yok. Özel olmaya çalışmak yok! Saçımızın şeklinden memnun olmasak bile, mutsuz olduğumuz halde, sırf ayıp olmasın diye, sırf “e o kadar uğraştılar” diye, gülümseyerek ve teşekkür yağdırarak kuaförü; abamızın yıkanma şeklinden memnun kalmasak bile yine saydığım sebeplerden ötürü oto yıkamacıyı terk etmek zorunda kalmak yok! Yani beynimizle ağzımız arasında “yalan” filtresi yok.

Böyle yaşamaya çalışsam kaç dersten kalır, kaç kişinin kalbini kırarım bilmiyorum ama J.Schmieder’in hayatında hem iyi hem kötü pek çok olay olmuş. En yakın arkadaşını kaybetmiş, işini de… Ama sevgilisiyle evlilik kararı aldırmış bu oyun. Bakın, asla deneyin demiyorum, ama yine de bizi olduğumuz gibi kabul etmeyen, gerçek fikirlerimiz yüzünden hayatımızda olmak istemeyen insanlar “gerçekten” hayatımızdalar mı bir düşünün derim.