Wim Wenders’ın tuhaf ve sessiz mekanları

Sevgili birinciblog sakinleri, şimdi şu anda bu satırları okurken, geçtiğimiz nisan ayından bu yana sizlerle paylaştığım Londra kayıtlarımın çok özel bir tanesine tanıklık etmektesiniz. Bugün adaya yerleşeli 1 yıl oldu. İstanbul’dan 2 bin 500 kilometre uzakta tam 365 gün.

Elimde 2 koca bavul, havaalanından dışarı adım attığımda yağmur yağıyordu. Önce gökyüzüne sonra hala elimde duran pasaportuma baktım. O sıra U2’dan “Far away so close” çalıyordu. Londra maceram işte böyle başladı…

Başlarken fonda çalan parçanın şerefine, Londra’daki ilk yıldönümümü Wim Wenders’la kutlamaya karar verdim. Ayrıca hayata başka gözlerle bakmama imkan vermiş bir hayalpereste daha saygı duruşunda bulunayım istedim.

Müziksever biri filmlere de meraklıdır. Film sevenler fotoğraf da sever. Fotoğraf seven resme de ilgi duyar. Yazar olan hepsine bayılır. Biri birine, biri diğerine, hepsi birine ya da biri hepsine tutkundur genellikle.

Wim Wenders bunun en güzel örneklerinden biri.  Yönetmen olarak ün yaptı. Far Away So Close, Wings of Desire, The Million Dollar Hotel, Bueno Vista Social Club, Pina… Filmlerinin her biri ayrı şahane. Ama o aynı zamanda yazar, ressam ve fotoğraf sanatçısı. Mimariye meraklı. Aralarında Bono, Nick Cave, Lou Reed gibi isimlerin olduğu pek değerli müzisyenlerle içli dışlı. Ayrıca rock’n roll’un hayatını kurtarmış olduğunu iddia etmiş, “müzik olmasaydı şimdi avukat olurdum” demiş kişi.

Benim Wim Wenders hayranlığım The Million Dollar Hotel ile başlar. Yani yaklaşık 12 yıllık bir mazisi var. Aralarında “Never let me go” ve “The ground beneath her feet” gibi beni benden alan parçaların da bulunduğu sountrack’inde bolca Bono ve U2 imzası olan, hikayenin baş kahramanı Tom-Tom’u (Jeremy Davies) en sevdiğim film karakterleri arasına sokan, Milla’ya (Jovovich )ilk kez şapka çıkardığım filmdir The Million Dollar Hotel. Son filmlerinden Pina ise Wim’e hayranlığımı doruk noktasına taşımıştır. Ünlü koreograf Pina Bauch’un anısına belgesel niteliğindeki 2011 tarihli bu 3D film, sanat adına gelinen şahane noktalardan biri. Hem görsel hem işitsel, her tür duyusal bir şölen adeta.

Sinema kitaplarında Wim Wenders’ın adı 70’lerdeki Alman yeni sinema akımıyla anılıyor. Ressam olmak için gittiği Paris’te, Fransız sinemasından etkilendiği de biliniyor. Hollywood’dan uzak durduğuysa “Sex and violence was never really my cup of tea; I was always more into sax and violins” (Sex ve şiddet yerine saksafon ve kemanı tercih ederim) sözüyle tescilli.

Ben bir izleyici olarak tarif etmeye kalksam, filmlerini görsel bir şölen, müthiş bir hayal gücü, nefis bir hikaye anlatımı olarak özetlerim herhalde. Kendisine de “çağdaş sinemanın en etkili 10 adamından biri” derim.

Wim Wenders filmlerini fotoğraflarla kitaplaştırıyor. Film kitapları yapıyor. ÖrneğinThe Million Dollar Hotel’in, “The heart ıs a sleeping beauty” adı altında yayınlanan yine Wim Wenders’a ait  nefis karelerle dolu bir kitabı var.  Wim’in filmlerden bağımsız fotoğraflarından oluşan başka kitapları da var. “Places, strange and quiet” bunlardan biri mesela. Brezilya’dan İtalya’ya, Japonya’dan Avustralya’ya dünyanın dört bir yanında gezip dolaştığı yerlerde çektiği fotoğraflardan derlenen bu kitap, aynı adlı serginin kataloğu aslında. Geçtiğimiz yıl Londra’da sergilenen fotoğraflar, dünyanın çeşitli yerlerinde sergilenmeye devam ediyor. Şu sıralar Viyana’da bildiğim kadarıyla.

“Places, strange and quiet”ın önsözünde Wim Wenders, “Çok seyahat ediyorsanız, sadece etrafta dolaşmayı, kaybolmayı seviyorsanız en alışılmadık yerleri görebilirsiniz. Ben tuhaf bir şekilde sessiz ve sessiz bir şekilde tuhaf bu yerleri böyle buldum” diyor.

Gezip dolaşıp kaybolmalı bence de. Her zaman olmasa bile en azından hayatta bir ara, bir süre. .. Alıştığınız o çemberin dışına çıkıp büyük resme bakmak çok şahane. Bazen geri dönememekten korkuyor insan ama, öyle bir nefes doluyor ki ciğerine, dünyaya geldiğin anda aldığın o ilk nefesle neredeyse eşdeğerde.

Londra’dan sevgilerimle…

YouTube Preview Image