Vizyondan kadın manzaraları

wonder-sept3Çok merak ediyorum, Freud “kadınlar ne ister?” sorusunu ortaya atmamış olsaydı popüler kültür ve tatlısu filozofları seksist söylemi nasıl “şirin”leştirecek ya da güya hayatın en komplike noktasına parmak basmanın gururuyla nasıl ahkamlar keseceklerdi.. Freud’un sorusuna net bir cevap beklentim yok, zira hiç ilgilenmiyorum. Sorunun öncesinde ve sonrasında bitmek bilmeyen bir arayışla sürekli tipikleştirme ya da atipikleştirme eksenindeki kadın kimliğine dair tanımlar monoton bir klişe yığınından başka bir şey değil. Popüler kültür en çiğ haliyle kadın kimliği ve dünyasını kendine meta haline getirirken, sözüm ona omurga sahibi fikirlerin, işlerin üreticileri de diğerlerinden geri kalmıyor. Hedeflediği söyleme giderken içine işlemiş cinsiyetçi kodlarla kendi kendine bir güzel çelme takıyor.  Eğlencelik sinemanın ortaya bu meyilde işler koyması pek şaşırtıcı değil. Ancak bir şey söyleme amacıyla yola çıkan yapımlarda da aynı söylemin gitgide hâkim olması gerçekten çok enteresan.

Misal şu sıralar vizyonda iki film var. İkisi de kadın dünyası ekseninde bir şeyler dile getirmeye çalışırken klişe denizinde çırpınarak batıyor. Filmlerden ilki Terrence Malick imzalı To The Wonder. Malick, yapıma dair resmi kayıtlara göre To The Wonder’da kadınların iç dünyasını yansıtmak istemiş ve filmini hayatını kaybeden eşine adamış… Aşkı ulvi düzeyde arama/sorgulama zemini üzerinde ilerleyen filmde görüyoruz ki Malick’in kadın dünyasından anladığı aşkın sürekli evlilikle sınanması, evlenebilmenin bir kadının hayati damarlarından biri sayılması gibi “kadın=evlilik” denkleminden ibaret sadece… Zira filmin daha en başında, Olga Kurylenko’nun canlandırdığı Marina’nın, “kendisiyle evlenmese bile” sevgilisini ne kadar çok sevdiği vurgusuyla karşılaşıyoruz. Ancak Marina, aşkından her an bale yaparcasına spin atarak dolaşsa da, içinde sancılar, fırtınalar biriktiriyor. Abartılı, nevrotik, “kötü şeyler hissediyorum” diye bağıran bakışlarından evlilikle ilgili büyük bir derdi olduğunu anlıyoruz…

YouTube Preview Image

Sonra, filmin ilerleyen dakikalarında karşımıza çıkan Jane. Bir aşka yıllar sonra rastlayıp bir kez daha içine düşüyor ancak o da evlenmek istiyor. İstediği olmayınca yıkılıyor… Ve tüm bunlar, ağdalı replikler ve ağır çekim sahnelerden oluşan kopuk bir kurguyla anlatılınca, uhrevi aşkı bulma yolunda izleyiciyi yoran, fazlasıyla kaygılı bir film çıkıyor ortaya. Çevirinin niteliğini de cepte tutarak karakterlerin dış sesiyle dillenen “Bizi çok seven bu sevgi de nereden çıktı?” gibi zoraki retorik sorular ya da “Küçükken annem ay ışığını takip ettiğimi söylerdi” gibi şiirsel sayıklamalar derine inmek şöyle bir dursun, pet şişenin suyun yüzeyinde süzülmesinden öteye gitmiyor. Esas kadınımız Fransız diye hemen her sahnede eteklerinin uçuşması; yürürken, koşarken ya da kavga ederken sürekli bale yaparcasına figürler sergilemesi “anladık, kadın Fransız!” diye gülmeyle karışık isyan ettiriyor.

23131_ELLES_6__2_ (1)İkinci film Elles, beklentim karşısında beni fazlasıyla utandıran bir yapım. Geçtiğimiz yıl İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Elles, iki hafta önce yeniden birkaç salonda gösterime girdi. Feminist bir gazetecinin fahişelik yapan iki genç öğrenci kızla röportaj yapması üzerine olan filme, açıkçası dünyanın en eski mesleğine dair çarpıcı, önyargı yıkan ya da en azından gerçekçi bir yaklaşım görme umuduyla gittim; beklentimin yanından bile geçemedim…

Film, seks işçiliğinden çok Elle dergisinin Fransa edisyonuna yazacağı bir makale için fahişelik yapan iki öğrenciyle röportaj yapan 45-50 yaşlarındaki Anne’in kendi hayatıyla yüzleşmesine odaklanıyor. Ayrıca, seks işçiliğiyle ilgili son derece göz boyayıcı bir tutum da söz konusu. Fahişeliğe dair önyargı yıkmıyor ya da ahlakçı bir tavır takınmıyor; ama elinin altında iki fahişe karakter olmasının cazibesine kapılıp sadece seyirlik malzeme çıkarmaktan da geri durmuyor. Örneğin eskort kızlardan birine müşterisi tarafından şiddet uygulanması bile gerçeklikten yoksun bir şekilde “seks satar” kuralı gereği erotizmle veriliyor. Ancak Elles, amacıyla sadece fahişe kızlara olan yaklaşımıyla çelişmiyor. En büyük çelişkisi gazeteci Anne’in bunalımında beliriyor. Mesela izleyenler hatırlayacaktır, The Kids Are All Right’da da iki lezbiyen kadının birlikte kurduğu aile ataerkil sistemle şekillendirilmişti.

Elles’de de feminist Anne karakteri benzer bir çarpıklıkla kurgulanıyor. Mesela Anne’in feminizm eşiği sadece “ailesi için yemek yapan kadın” olmak ya da olmamakla sınırlı. Kendi cinselliğine, iki genç kızın kendi istekleriyle seks işçiliği yapmasına olan yaklaşımı son derece kısır bir bakış açısı. Bir izleyici olarak beklentilerimi boş verelim. Lakin yönetmen ve senarist Malgortaza Szumowska’nın gözden kaçırdığı önemli bir nokta var: Fransa’da seks işçiliğine yönelik Sarkozy döneminden bu yana yasaklamaya kadar varan yaptırımlar ülkenin yakın geçmişinde ciddi bir gündem konusuydu. El altındaki böyle bir donenin senaryoda görmezden gelinmesi hiç de anlaşılır değil.

Diğer yandan To The Wonder, Malick sinemasını sevenlerin alıştıkları görsellik açısından beğenebilecekleri bir film. Zira Malick’in, The Tree of Life örneğinde olduğu gibi, görselliğe verdiği önem malum… Işığı o kadar güzel kullanıyor, kadrajını o kadar tam ayarlıyor ki, evet, görüntülere doyum olmuyor. Hemen her bir karesi fotoğraf estetiğinde. Ama filmin kurgusu ve abartılı kompozisyonları nedeniyle filmi film gibi algılamak biraz zor. Bir şarkı için çekilmiş video klipteki ya da  basılı parfüm reklamlarındaki kadın ve erkeklerin o yoğun, abartılı, izleyene/görene ikilinin arasındaki tutkuyu yansıtmaya kasan bakışmalar ve temaslarla geçiyor tüm film.

Elles ise Juliette Binoche’un bilindik performansı dışında pek bir şey vaat etmiyor. Tabii sözde feminizmle kuşanan bir filmin nasıl kendini baltaladığına dair okumalar yapmak isterseniz, kaçırmayın derim.