Veee melankoli…

“6 yaşımdan beri melankolik biriyim. Melankoli kelimesini çok seviyorum. Melankoli acınızın güzelliğini hissetmenize izin veren bir tür mazoşizm. Kurt adamın dolunaya tutulması gibi bir şey… Doğanın boşluğundan, soğukluğundan ve güçlerinden korkmadan yıldızlara bakabilmek mümkün değil. Benim için göğe bakmak bir köpekbalığının ağzına bakmak gibi. Ve akıllı insanların çoğunun hayatlarının herhangi bir döneminde depresyon geçirdiklerini düşünüyorum.”

 

Lars Von Trier’in Cannes 2011’de “Melancholia” üzerine verdiği röportajdan…

 

Lars Von Trier; sinemaya atıldığı 1967 yılından beri imza attığı neredeyse bütün işleriyle tartışmalara yol açmış, söylediği her kelime olay olmuş kısaca “provokatif” kelimesi göbek adı haline gelmiş ve Avrupa sinemasının en büyük yönetmenlerinden, kimilerine göre de en büyüğü. Kuşkusuz onun sineması üzerine söylenebilecek çok şey var. Belki önümüzde aylarda “BirinciBlog” çatısı altına Trier üzerine bir yazı dizisi bile yazılabilir.

Şu an için “Melancholia”ya döner isek… Film üzerine geçen sene Cannes Film Festivali’nde gösterildiği günden beri çok fazla şey yazıldı, çizildi ve tartışıldı. Film, Özellikle de Trier’in Cannes’daki basın toplantısında: “Geçmişe dönüp baktığımda Hitler’in yaptığı şeyleri anlayabiliyorum.” şeklinde ki –eleştirmenleri ve özellikle de “Fransızları kışkırtmak için bilinçli söylediğini düşündüğüm- sözlerinden sonra da yıl boyunca gündemde kalmayı başardı.

Bununla birlikte Melancholia açıkçası beni pek tatmin etmedi. Bu tatminsizlik duygusu filmi, hem Trier’in filmografisindeki diğer filmleriyle –ki “Europa” (Avrupa, 1991) ve “Idioterne” (Gerizekalılar, 1998) benim için sinema tarihinin mihenk taşı filmlerindendir- karşılaştırdığımda hem de Melancholia’yı yönetmenin diğer işlerinden bağımsız olarak ele aldığımda da geçerli oldu… Bu tatminsizliğin nedenlerine birazdan değineceğim. Filmin konusunu tek cümle ile özetlersek: Evlenmek üzere olan Justine (Kirsten Dunst) ve evli Claire (Charlotte Gainsbourg) adlı soylu bir aileye mensup iki kız kardeşin, dünyanın sonunu getireceği söylenen Melancholia adlı gezegenin yeryüzüne yaklaştıkça -daha doğrusu kıyamet yaklaştıkça- girdikleri ruh hali ve yaşadıkları diyebiliriz. Trier filmi, kadın düşmanı ve seksist bir film olduğunu düşündüğüm bir önceki filmi “Antichrist”da (Deccal, 2009) olduğu gibi epizotlara bölmüş. İlk epizotun adı “Justine” ikincisi ise “Claire”…

Film, Wagner’in Tristan ve Isoldesinin fonda aktığı –bir çok insan gibi filmin en güzel bölümü olduğunu düşündüğüm- ve estetik anlamda kusursuz kıyamet kareleriyle açılıyor. Ve Trier bu eşsiz görüntüleri arka arkaya sıralarken sanat tarihine bir çok göndermede bulunmakla birlikte -aynen Antichrist’da olduğu gibi- film boyunca izleyiciyi bir sembolizm bombardımanına maruz bırakıyor. Filmin bu anlamda bir çözümlemesine girişmek gerçekten sayfalarca makale yazmanıza neden olabilir. Bundan dolayı, bu referanslardan bir “sanat tarihçisi” olarak izlediğim anda yakaladığım tek bir sanat tarihsel referansın ve bir tane de sembolik temsili örnek vermenin yeterli olacağını yoksa bu yazının da sayfalarca süreceğini belirteyim. Bununla birlikte filmin bende yarattığı tatminsizlik duygusunun esas kaynağının işte bu sembolizm ve alıntılama karmaşasından kaynaklandığını söylemeliyim.

Şöyle ki; filmin açılış sekansındaki en vurucu plan ve alıntılama, filmin afişinde de bulunan, Justine’nin üzerindeki gelinlik ve elindeki çiçek ile bir nehrin üzerinde kayık misali yüzdüğü kare… Bu plan akıllara 19. yüzyılın en ünlü İngiliz ressamlarından olan John Everett Millais’nin Ophelia (1852) -yanda- adlı tablosunu akıllara getiriyor. Daha doğrusu Trier direk bu tabloyu kendine referans alıyor. Ophelia, Shakespeare’in Hamlet oyununda, Prens Hamlet’in nişanlısı olan ve yaşadıkları sonucu aklını yitiren ve çiçek toplarken göl düşerek hayatını kaybeden bir leydidir. Ve evet filmin ana karakter olan Justine, Shakespeare’in Leydi Ophelia temsiline paralel yazılmıştır. Açılış sekansından, ikinci olarak vereceğim sembolik temsil ise; kıyamet anında yere düşerek, çökerek ölen at.

 Atın temsili burada  Justine’e yani “kadın”nın yokoluşuna karşılık “erkek” olanın ölümüne denk düşüyor. Ve filmin sonunda Kiefer Sutherland’in canlandırdığı, filmin baş erkek karakteri, Claire’in kocası olan John kıyametin kopacağı kesinleştiğinde kendi yaşamına bir ahırda ve bir atın yanında son veriyor. Bu ölümde filmin açılışında ki temsile paralel düşüyor.

Yukarıda da belirttiğim gibi film boyunca böyle bitmek bilmeyen bir referansa sağnağı ile karşı karşıya kalıyoruz (Trier filmde evdeki kütüphanede bile ünlü Dürer, Kandinsky gibi farklı farklı dönemlerden ünlü ressam üzerine yazılmış kitabı yanyana diziyor, hatta yine açılış sekansında Bruegel’in ünlü tablosu Kardaki Avcılar’ı (1565) kendimce hiç anlamlandıramadığım bir şekilde ateşe veriyor…) ve altı ve içi boş bu temsil fırtınası “bana göre” film bittiğinde de hiçbir şey ifade etmiyor. Şöyle söylemek gerekirse, bu referans patlamasıyla birlikte, bir kıyamet öyküsü olarak düşünebileceğimiz, filmin kendisi insanın üzerinde hiçbir etki bırakmıyor, bırakamıyor.

Peki, filmin başarılı yönleri yok mu? Tabii ki de var: Her zaman çok iyi bir oyuncu olduğunu düşündüğüm Kirsten Dunst’ın (kendisine Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülünü getiren) kusursuz oyunculuğu. Charlotte Gainsbourg’un, Dunst’a eşlik eden, en az onun kadar başarılı performansı. Bunun dışında filmin diğer bir artısı estetik anlamda inanılmaz başarılı olan sinematografisi. Bu artılar ile birlikte , filmin ilk epizotundaki –Thomas Vinterberg’in ilk “dogma” örneklerinden olan “Festen”ini (Şenlik, 1998) hatırlara getiren- düğün sekansında aynen filmdeki referanslara benzer bir şekilde bozuk para gibi harcanan “hayvani” (tanımlayabilecek başka kelime bulamadım) oyuncu kadrosuna da değinmekte fayda var. Charlotte Rampling, John Hurt, Udo Kier, Kiefer Sutherland, Stellan Skarsgård, Alexander Skarsgård, Jesper Christensen ve Brady Corbet gibi hem günümüzün genç ve başarılı hem de yetenekleri tartışılmayacak eski toprak oyuncularının böyle yokedilişe terkedilmesi insanın gerçekten için acıtıyor.

Sonuç olarak; Melancholia; Lars Von Trier’in, Antichrist ile yöneldiği yeni sinemasal yolda, aynen onun gibi inanılmaz öznel, subjektif bakış açısına sahip –kendisinin bir dahi olduğunu düşünmüşümdür ama ne yazık ki bunu belirtmek zorundayım- “mastürbasyon”sal bir sinema örneği…. Film en basit şekliyle; kıyamet geldiğinde yaşamdaki “her şeyin”, “hiçbir şey” ifade etmeyeceğini söylüyor. Melancholia’yı böyle okumayı yeğlerseniz, filmdeki bütün temsiller, eşsiz görüntüler ve inanılmaz oyuncu kadrosu da bu “hiçliğe” işaret ediyor. Ve bu bakış açısıyla filmi bir “nihilizm” senfonisi olarak okumak da mümkün… Tabii yerseniz…

Lars Von Trier’den Sevgilerle…

 

Melancholia Fragman: