Şubat tatili

Yaz tatilinden daha çok severdim Şubat tatillerini…  Sıcacık yatağımı terk edip okula gitmenin zulmü biterdi.  Sonra kimse ne köyüne giderdi, ne yazlığına şubat tatilinde. Sanki on beş gün teneffüs vaktiydi ve haylazlık hat safhada, hep birlikte maceradan maceraya zıplardık. Tek vazifemiz son güne bıraktığımız dönem ödevleriydi.

Yoktu bizim mahallede Uludağ’a giden kış tatilcileri, gerçi Ankara’da aratmazdı hani oraları kış sporları dalında… Hepimiz perde kornişlerinin ucunu kıvırarak bırakırdık kendimizi yollardan aşağı çığlıklarla. Sonra da çarpıp bir yere durur ya da düşerdik. Buz nasıl çizerdi yüzümüzü, ellerimizi her yere çakılışımızda. Parmaklarımızı hissetmezdik artık gün akşam olunca, sobalara yaklaşınca buhar çıkardı üstümüzden… Genelde hep karlı olsa da Ankara Şubatı, olmadığı vakitlerde olurdu elbet, o zaman da tornetlerle kayardık aynı yollardan. Bildiğin ilkokul öğrencisi mekanik mühendisiydik hepimiz o tornetlere fren sistemi yaparken. Hep bir aradaydık biz, dayak da yesek, yemek de yesek birlikte yerdik. Ama bir gün öyle bir halt ettik ve öyle bir dayak yedik ki akıllara zarar… Suçumuz hırsızlıktı…

Benim annem de çalışırdı, evde gün ışığında denetim sıfırdı. Altın günlerini bilirsiniz, işte bir sabah kadının biri gelip bir tomar para bırakıp gitmişti eve,  gün parası dersin dedi. Sonra organize işler ekibi olarak biz o parayı alıp aşağı mahallenin bakkalına gidip kurabiyeler, leblebi tozları ve gazozla parayı bitirmek için epey bir gayret gösterdik ama nafile… Bakkal para üstü verdikçe ceplerimize sığmayacak kadar çoğalıyordu. Eve o paralarla nasıl giderdik ki? Çareyi parayı yok etmekte bulduk ve top oynadığımız tarlaya gömmeye karar verdik. Ama ertesi gün de gömdüğümüz yerden alıp yine bakkala gidecektik. Planımız aklımıza yatmıştı, kimse fark etmezdi paraları eve götürmezsek. Hemen gittik tarlaya ve sırtımızı kömürlük duvarına dayayıp, kırk ileri, on sağa, on sola derken, üç çift el hızlıca eşelemeye başladık toprağı, gömdük paraları ve üzerinde iyice zıpladık ki bizden başka kimse bulamasın.. Delilleri yok ettikten sonra da derin bir nefes alıp dağıldık evlere.  Akşam annem işten geldiğinde, halam da karşı merdivenden zıp diye damladı anında.. “Naciye teyzen gün parası getirmiş, nerde?”  “ben görmedim bilmiyorum…” “ne demek bilmiyorum…” halam kulağıma yapışınca bu soru cevap faslı uzun sürmedi ve olan biteni titreyerek anlattım. Halbuki biz paranın yok olduğunu fark etmeyeceklerini zannetmiştik, suçumuzun ortaya çıkacağını hesap etmemiştik. Planımız işe yaramamıştı.

Kötek eşliğinde topladılar organize işler ekibini ve dosdoğru tarlaya gittik. Akşam karanlığında  sırtlarımızı kömürlüğe yaslayıp başladık kırk adım saymaya.. fakat ne olduysa kırk ileri, on sağ, on sol derken bir şey bulamadık. Ssonra tekrar saydık, tekrar kazdık. Yine yok. biz büyük bir korkuyla tüm tarlayı köstebek gibi eşelemeye başladık. Nnasıl soğuk hava ama biz, korkudan zangır zangır titriyoruz. Hayli zaman geçtikten sonra elime gelen madeni paraları hissedince Arşimet gibi bağırmaya başladım buldum diye. Ama parmak uçlarımızı hissetmiyorduk artık.. tırnaklarımız da neredeyse yarısına kadar toprakla dolmuştu….Hani o çoğu insanın yağmurdan sonra duyduğu ve ne güzeldir dediği toprak kokusu vardır ya işte o koku bana hep o soğuk akşamı ve günlerce ellerimizden çıkmayan toprak kokusunu hatırlatır…

Her neyse, şimdiki çocuklardan çok daha şendik biz Şubat Tatillerinde. O güne gelince; her ne kadar fena bir dayak yesek de mutluyduk, en azından bir gün boyunca patlayana kadar abur cubur yemiş, dilediğimiz kadar gazoz içmiştik… Hatıra defterimize de kara bir gün eklemiştik :

Comments
  1. teradyna

    Tornet için bir nesil cocukken mühendislik yapmış şimdi farkina variyor insan. Tasarım, test, üretim. İşin güzel yanı hiç bir yerde satılmazdı, kendin yapmak zorundaydın.  Ama yine de o tornetteki bozuk rulmanın çıkardığı tüm mahalleyi rahatsız eden ses güzeldi.