Serseri Mayınlar’ı izlemeyen kaldı mı?

Yalnızlığından aldığı güçle homoseksüel olduğunu ailesine açıklamaya karar veren bir kardeş ile anlık cesaretle homoseksüel olduğunu ailesine itiraf eden abinin kendi yalnızlığına doğru adım atışı…

Homoseksüel olduğunu itiraf edemeyen Tomasso, baskıcı aile bağları ile çevrili hapishanesinde yaşamaya devam etmek zorunda kalırken, bu hapishanenin ‘başgardiyanı’ toplumun ikiyüzlü ahlak anlayışının yegâne temsilcisi bir baba figürü karşılıyor bizleri. Oğlunun cinsel tercihi, kalp krizi geçirmesine sebep olan ama kendisi bizzat metresi ile uzatmalı bir ilişkiyi ulu orta yaşamaktan çekinmeyen homofobik bir baba figürü. Anne ise durumun farkında ancak görmezden gelebiliyor, tıpkı elindeki fotoğraflara rağmen her iki oğlunun da homoseksüel olduğunu görmezden gelebildiği gibi.  ‘Bu konuda ne kadar az konuşursak o kadar iyi, normal hayatımıza dönmemiz gerekiyor’  diyebilecek kadar heteroseksüel baskıcı toplumun kurallarını içselleştirmiş bir anne ve çekip giden oğluna özlemini bastırmak zorunda olan da yine o. Hayatının merkezine seksi koymuş, sevgisizlikten sararıp solmuş Sophia Loren karikatürü halanın ‘söyleyeceklerini yutup sessiz kalmak çok yorucu’ hezeyanından payına en çok düşenlerden biri de bu homofobik anne figürü.

Başta anne olmak üzere tüm karakterler, aile bireylerinin bir arada yaşamasının bireysel yalnızlıkları azaltamadığı, aslında bu çok yakın yaşayışın aile bireylerini birbirine yakınlaştırmak yerine birer hipermetroba dönüştürüp uzaklaştırdığı modern yalnızlıkları temsil etmek üzere kurgulanmış gibi… Ataerkil yapıda bir İtalyan ailesinin, toplumsal normlar ve aile baskısı ile aynı çatı altında yaşayan birbirine ve kendine yabancı insanlara dönüşmüş karakterlerinin -bir kaçının- bu enkazdan kendini kurtarma çabasının trajikomik öyküsü bu.  Belki de son şansları… kimi kaçışla, kimi feda ederek, kimi ölümle arıyor enkazdan çıkış yolunu. Aslında klasik Türk ailesinden pek de farkı yok, filmi izlerseniz kendinizden ve çevrenizden bulabileceğiniz pek çok ortak nokta var.

Enkazın en dibinden geçmişinden taşıdığı ağır yüklerle çıkmaya çabalayan filmin belki de en yürekli, en sorgulayan ve en güçlü karakteri büyükanne. Onun ölümü karşılayışı ise sanırım Avrupa Sineması’nın en başarılı intihar sahnelerinden biri. Bembeyaz gelinliği, hedefe kitlenmiş masum bakışları ile filmin ilk ve son sahnelerinde aslında aradığımız huzurun ve mutluluğun; saflığımızda, en derinlerde yatan, özen gösterilmeyi ve bir maden gibi çıkarılmayı bekleyen ‘niyetimizde’ olduğunun gösteriyor bize. ‘Aslında her şeyin gün ışığında yaşanması gerektiğinin farkında’ bu karakter, aslında bize şunu söylüyor/soruyor; ‘yaşanamayan arzular bizi sonunda öldürür (mü?)’

Ferzan Özpetek Sineması, bize hep biraz hayatın yegane amacının gerçek hazinemizi, arzularımızı bulmak ve bu hayatta mutlu olmakla ilintili olduğunu hatırlatır.  Bizi çevreleyen çoğu zaman da hapseden zamanın, mekanın ya da insanların çok da önemi yoktur. Derin bir isteyiş, derin bir hissediş izleriz; itiraf ederken de ölüme giderken de…  İşte bu yüzden büyükanne: ‘En kötü halinde ölüme giderken bile gülümse.’ Der. Sen kurtuluşun, kendini buluşun, huzurun ve mutluluğun nerede olduğunu düşünüyorsan  kutlama oradadır aslında.

Tavsiye: Filmin soundtrack’i Pink Martini’li, Sezen Aksu’lu, Nina Zilli’li bi müzik ziyafeti. Nina Zilli’nin Giuliano Palma 50 Mila’sı kulağa eğlenceli gelen bol acılı bir aşk şarkısı. Dilerseniz sözlere takılmadan keyfini çıkarın ya da sözlere dalıp azıcık canınızı acıtın. Tercih sizin; tıpkı hayatta olduğu gibi…

Bu da filmin fragmanı:

YouTube Preview Image