Seni gidi edepsiz şarapçı!

Temmuz’da çağırdı gidemedim. Peki, sen de Eylül’de gelirsin o zaman dedi. Ağustos’ta gittim ben de. Pazardan önceyi, cumadan sonraya bağlayan tatil gününün sabahında, en az benim kadar hayvan olan iki insanın ardındaki arka koltukta, kafamı cama yaslayıp, Pearl Jam’in No Code albümünde yer alan ‘hiç adamların kulak küpesi’ olabilecek kadar değerli sayılan şarkısı “Of He Goes” ile ayrıldık mahalledeki direğin dibinden.

Üzümlerinin kulağıma yakışacağını, şarabının bademciklerime iyi geleceğini, serin sularının çenemi kitleyeceğini, kumunun kızdıracağını, gecesinin üşüteceğini, sabahının uyandıracağını bile bile, birazda seve seve gittim o’na.

Buraya ulaşmak öyle kolay olmadı tabii. Özel ihtiyaç molası dahi vermeden tuta sıka tam 6 saatte varabildik Geyikli kasabasına, Eceabat iskelesinden de kürek çekmeden geçiverdik Bozcaada’ya. Feribot yaklaştıkça, bu küçük kasabanın simgelerinden biri olan, tepesinde de kargaların uçuştuğu tarihi zenginliği dikiliyor karşınıza… Bozcaada Kalesi’nin ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı bilinmiyor ama zamanında; Fenikeliler, Cenevizler ve  Venedikliler’i yazdan, kıştan ve geceden korumuş…

Kale, Köprülü Mehmed Paşa (1657) ve II. Mahmut döneminde neredeyse yeniden inşa edilerek tavrındaki olgunluğu ve görüntüsündeki meziyeti bugüne kadar korumayı başarmış.

Gelelim bu tuzlu adanın doğal güzelliklerine… Tuzlu diyorum çünkü hem denizi hem de özellikle Tenedos Balık Restoran’ı bir hayli pahalı. Adaya ayak bastığımız ilk günün akşamı içemediğimiz üç duble rakıyı ve milyonları bırakarak kalktık masadan. Bu kalkış, o masaya son oturuşumuz oldu sanırım… J

Aslında, Kuzeydoğusu’nda hüküm süren kalesinden çok şaraplarıyla meşhur Bozcaada.

Ucunun, berraklığı ile okyanusları andıran habbele, ayazma, akvaryum plajlarına ve koylarına bağlandığı kızıl patikalarda dilerseniz keçilerle birlikte yürüyebilir, bisiklet sürebilir, gazlı içecek ve arabalarla geçebilirsiniz.

Sokak araları çiçek kokan bu karaparçası üzerinde, hardal sarısı sandalye ve masalarıyla sizi oturmaya davet eden Çiçek Pastanesi’nin, meşhur kavala kurabiyeleriyle bir bardak çayını içmenizi de tavsiye ederim.

Tam 500 yıldır, Rumlar ve Türkleri sırtlayan adanın resmi nüfusu 2.276. Tabii, bu rakam yazın gelen ziyaretçi sayısıyla birlikte 10 bini bulabiliyor. Yalnız, ada sakinleri bu cıvık kalabalıktan oldukça rahatsız…  Ada, Rum ve Türk mahallesi olarak ikiye ayrılıyor. Turistik mekanlar, Rum mahallesine nazaran Türk mahallesinde daha az bulunuyor.

Bugüne kadar adanın tarihi yapısını bozacak hiçbir değişiklik yapılmamış. En basiti manavlarda naylon poşet satılması bile yasak. Kese kağıdını kucaklayıp dışarı çıktığınızda; kendinizi tarihin izlerini çiğnerken buluyorsunuz. Balıkçıları, sümbülü bol evleri ve gecesi çabuk biten Rum meyhaneleriyle…

Bir akşam fotoğraf çekme sebebiyle tozuttuğumuz sokaklarda Bozcaada’nın Belediye Başkanı Mustafa Mutay’a rastladık, “Başkanım buraya şöyle fastfood tarzı bir şeyler açsak gid…” demeye kalmadan, “hayır” demeyi beceremeyen ağzının hemen üstünde yetiştirdiği badem bıyıklarını okşayarak “ben bunu yapmayı bilmiyor muyum gençler!” der gibi baktı suratımıza. E sonrası uzun bir sessizlik oldu tabii…

Neyse…

Hazır buralara kadar gelmişken sakın ha Eylül’den önce dönmeyin. Neden derseniz ağustos ve eylül ayı Bozcaada’da bağbozumunun yapıldığı hasatı en bol dönemdir. Her Eylül’ün ilk haftası Belediyenin gelenekselleştirdiği bağbozumu festivali oluyor. 1 gece 2 gün süren festival, adalı şarap üreticilerinin sembolik bağ bozumu ile başlıyor. Traktörlere atlayıp bağlara gidiliyor ve bağ işçilerinin hassasiyetli dokunuşlarıyla birlikte hasat toplanıyor. Bir de eşekler var tabii, toplanan üzümleri sırtlayıp festival alanına taşıyan eşek gözlüler…

Festival alanına, yerel müzisyenlerin nağmeleriyle eşlik ettiği bir yürüyüş ile varılıyor ve toplanan üzümler halka dağıtılıyor. Bir de genç kızlar arasında “üzüm güzeli” seçiliyor… Üzüm güzeli seçilmedim (katılmadığımdan) ama bozduğum bağların üzümü bir harika.

Şarap sevmek ayrı bir zevk, hani öyle kırmızısının altında mayhoş bir kadifeliğin yattığı falan yok. Hatta kimilerine göre; yumurtası bol bir piyazın üstüne katılan sirkeden farksız. Ama, benim bademciklerime, Zeynep’in ruhuna, yazar çizerlerin kalemine, pipolu amcaların da kalp damarlarına iyi geldiği kesin.

Bu adaya ayak basan birçok kişi gibi siz de, yanınızdakileri ikna ettikten ve 17 adet rüzgar gülünü geçtikten sonra, dünyanın en uzak köşesindeki Polante Feneri mevkiine gidip, semaya doğru birkaç yudum şarapla huzurla vefat edebilir, edepsiz fantaziler kurabilir ya da hiçbir şey yapmayıp öylece seyredebilirsiniz…

Comments
  1. saadet

    Başkan Mustafa Mutay birde SALHANE BAR’ın tekrar açılmasını sağlayabilse geceler o kadar kısa olmayacak.. İyi bir bar adanın tek eksiği.. Yoksa kendi eğlencesini kendisi yaratmak zorunda kalıyor insan..