Savaş özenilecek bir şey değildir

Dünya kurulduğundan beri insanoğlu hep bir şeyler için savaştı. İlk çağlarda barınak, yiyecek ve sağlıklı kadın için, sonra tahıl, su gibi kaynaklar ve yerleşim için. İlk savaşları bir yere kadar anlamak mümkün. Çünkü içgüdüsel dürtülerle gerçek anlamda bir hayatta kalma amacı taşıyorlardı. En zayıfların ortadan kalkması ve hayatta kalan güçlülerin soy devamlılığını sağlayarak medeniyeti ileriye taşıması işine yaradığı dahi söylenebilir.

Medeniyetin ortaya çıkmaya başlamasıyla savaşlar en temel sebepleri koruyarak (doğal kaynaklar, kentleşme için iyi yerleşim noktaları) ilave sebeplerle çıkmaya başladı. Zira su ve verimli toprak, insanın ortaya çıkmasından beri en önemli ihtiyaçlarıdır. Sağlıklı koşullarda barınılabilecek toprak da üçüncü sırada önemlidir.

İlk kentlerin savunması kolay yüksek noktalarda surların içine alınması ve etrafında bataklık, sazlık v.b. bulunmamasının (sıtma gibi bulaşıcı hastalıkları önlemek için) sebebi budur. Romalı yazar, mimar ve mühendis, “Mimarlığın On Kitabı” adlı eserinde bir şehrin kurulacağı yerin iyi havalanması gerektiğinin de altını çizer.  Yunan ve Roma antik şehirlerinin liman yapımına ve gemi ticaretine uygun korunaklı koylara kurulması, temiz deniz havasıyla şehirlerin hastalıklardan korunmasını sağlamıştır.

Daha sonra altın, gümüş, doğal taşlar, kakao, kahve v.b. metaların ticarete ve dolaşıma girmesiyle savaşlara ihtiraslar sebep olmaya başladı. Komşu ülkelerin göz kamaştıran zenginlikleri bunlara ihtiyaç duyan daha fakir ya da açgözlü komşuların iştahını hep kabartmıştır. Amerika’yı keşfe çıkan ve buldukları her şeyi yağmalayıp yıkan Portekizli ve İspanyol sömürgeciler gibi…

Daha da sonraları Sanayi Devrim’i yüzyıllarca belirli bir seyirde giden tüm Dünya uygarlığını tepetaklak etmiş ve her konuda olduğu gibi savaşların seyrini de kökünden değiştirmiştir. Tabii ki savaşların sebepleri de değişen Dünya düzeniyle evrim geçirmiştir. Artık su ve verimli toprakların ele geçirilmesinin yanı sıra yeni bulunan petrol, kömür gibi enerji kaynakları savaşların sebebi olarak ortaya çıkmaya başlamıştı. Elbette Fransız Devrimi sonrası ortaya çıkan “özgürlük” fikirleri de yüzyıllardır imparatorlar, krallar ve soylular tarafından yönetilen halkların özgürlük çığlıkları atarak isyan etmesine ve çeşitli ideolojileri savunan halkların kamplaşmasına yol açmıştır.

Maalesef bu ideolojilerin en tehlikelisi Nasyonal Sosyalizm, Birinci Dünya Savaşı sonrası kendi toprakları kendine dar edilen, ordu bulundurması yasaklanan ve ekonomik sıkıntı içindeki Almanya’da, halkı bu zor şartlardan kurtaracak adeta bir Mesih gibi karşılanmış ve tarihin gördüğü en büyük demagoglardan (daha Türkçe olarak lafebesi diyelim biz ona) biri olan Adolf Hitler sayesinde neredeyse toplu bir histeri ile hızla iktidara taşınmıştır. Değişen Dünya düzeni 1930’ların sonu 40’ların başında doruk noktasına ulaşmış ve yuvarlak bir rakamla 50 milyon insanın (gözünüzde canlansın diye yazıyorum şu anki Güney Afrika Cumhuriyetindeki herkesin öldüğünü düşünün) ölümüne neden olan İkinci Dünya Savaşı tek bir adamın Dünyayı ele geçirmek ihtirası sonucu ortaya çıkmıştır.

En başta masumane bir şekilde su, yemek ve barınak için mücadele eden insanoğlu Dünyayı ele geçirmeyi düşünür hale gelmişti. Bildiğiniz üzere sonrasında Dünya, Kore, Vietnam, Körfez Savaşı gibi daha pek çok savaş gördü. Dikkat edin bu savaşların hiç birinin sonunda işler güllük gülistanlık olmadı. İşin kötü tarafı artık çok daha fazla insanın yaşadığı ve sanayileşme sonucu korkunç bir hızla kirlettiğimiz doğal kaynaklarımız sebebiyle daha da fazla savaş göreceğimiz kesin. O yüzden sağımızda solumuzda gerçekleşen en ufak bir tatsızlıkta, yeni tabirle “atarlanmayı” bırakalım ve geçmişte yaşanan atarlanmaların sonuçlarını öğrenmek için biraz kitap o da zor geliyorsa interneti kurcalayalım.