Saklı kalmamış cennet: Cinque Terre

00-Cinque-Terre1İtalyanca beş köy anlamına gelen Cinque Terre; Monterosso, Vernazza, Corniglia, Manarola ve Riomaggiore adlarındaki her biri birbirinden büyüleyici beş köyden oluşuyor.

Dünyaca meşhur bu cennete parçasına yolculuğumuz bir Cumartesi sabahı saat 6’da Milano’dan başladı. Bölgeye ulaşmak için genelde tercih edilen yol; La Spezia şehrine ulaştıktan sonra sıra ile Riomaggiore’den başlayarak ister tren ile ister ‘trekking’ yaparak tüm köyleri gezmek şeklinde oluyor.

Bizim öncelikli tercihimiz ise denize girmek olduğu için güzergahı tersine çevirip gezimize Monterosso’dan başladık. Çünkü, güzel kokulu limon ağaçları, beyaz şarabı, üzümü ve zeytini ile meşhur olan Monterosso al Mare, bu 5 köy arasında kum sahile sahip olan tek yer.

Tren istasyonundan iner inmez bu şahane sahile çıkmanız sadece 1 dakikamızı aldı. Birkaç adımla masmavi denize, upuzun sahile ve nefis deniz kokusuna ulaştık.

Monterosso’da hem ücretsiz halk plajı hem de tek tip renkli şemsiyeli özel plajlar var. Sabah 9’da vardığımız için ücretsiz plaj neredeyse bomboştu. Deniz tertemiz, berrak ve soğuk; kumsal uzun, biraz dar fakat yine de ferahtı. Denizde sırtüstü yatıp batımızdaki Büyük Monterosso Dağı ve doğumuzdaki diğer 4 köyü eteklerinde saklayan dağların manzaralarının keyfini çıkardık.

Denize ve güneşe doyduktan sonra artık diğer köyleri de keşfetmenin vakti geldi. Köyler arasındaki yolları ve yaklaşık ne kadar süreceğini gösteren haritalara kolaylıkla her yerde rastlamak mümkün. Bir sonraki durak Vernazza’ya varmak için olan uzaklığın 2 km olduğunu kontrol edip eşyalarımız toparlayıp yola çıktık.

Yürüyüşün başlangıcındaki dik ve sonu gözükmeyen merdivenlere tırmanırken bize eşlik eden Liguria denizi, Büyük Monterosso Dağı, yemyeşil bitki örtüsü ve Liguria şarap bağları manzaraları ile İtalyan rivierası bizi adeta büyüledi.

Merdiven çıkmaktan yorulmuş bir halde artık iniş yoluna geçmeyi beklerken yolun tam ortasında bir banka rastladık ve oturup bu fevkalade manzaranın tadını çıkardık.

Yolu yarıladığımızı ise karşı taraftan gelmekte olan yürüyüşçülerden öğrendik. Asıl tercih edilen güzergah merdiven çıkma oranı daha az olduğu için ters istikamet, yani Vernazza’dan Monterosso’ya yürüyerek parkuru bitirmek. Fakat yola yeteri kadar hazırlıklı çıktığınızda (spor ayakkabılar, hafif bir çanta ve bol miktarda su ile), bu iki saatlik yolculuk çok da yorucu gelmiyor. Yolun sonuna iyice yaklaşırken uzaklardan Vernazza’nın rengarenk evleri fark edilmeye başlıyor. Liman kenarında yan yana dizilmiş rengarenk evler, denizin parlak mavisi, minik kilisesi ve şirin iskelesi ile Vernazza tüm bu trekking yolculuğunun niçin yapıldığının cevabını verdi sanki bize. Çünkü yeşil dokunun arkasında bir gözüküp bir kaybolan bir masal şehrini andıran Vernazza’yı uzaklardan ona yaklaşarak keşfetmek eşsiz bir keyif!

Güzelliği ile bizi büyüleyen bu minik şehir geceleyeceğimiz yer olacak, fakat önce akşam yemeğimiz olan pizzaları kapıp biralarımızı da alıp kayaların üzerine yayıldık.

Mutluluğun tarifi bu olsa gerek! Ilık esen rüzgar hafif yanmış tenimizi serinletirken kilise çanlarının tınısı kulaklarımızda, Vernazza sakinleri liman üzerine kurdukları portatif bir sahne ile Cumartesi akşamı eğlencesi hazırlıklarına başlıyorlar. Gece, sahneden gelen müzikler, dans eden insanlar ve tam tepemizde patlayan havai fişek sesleri ile geçi.cinque_terre_03

ALTERNATİF ÇOK
Cinque Terre’de konaklanacak bir yer bulmak oldukça kolay. Tercihinize göre otel, hostel ya da bed&breakfast konseptlerinden herhangi birini rahatlıkla bulabilirsiniz. Yalnız yoğun sezonlarda oluşabilecek talep yoğunluğunu da göz önünde bulundurmalısınız. Eğer daha uygun fiyatlı ve maceracı bir tatil planı düşünüyorsanız, 10€ luk giriş ücreti ile bir kamping alanında da konaklayabilirsiniz. Fakat şehir içinde kamp kurmanın ya da uyku tulumu ile konaklamanın yasak olduğunu da unutmayın.

Ertesi gün daha görülecek 3 köy olduğu ve bizim aynı günün akşamında dönmemiz gerektiği için 3. köy olan Corniglia’yı atladık ve ve tren ile Manarola’ya geçtik. Burada anlıyorum ki bu köyleri gezmenin en güzel tarafı onlara trekking ile uzaktan yaklaşarak güzelliklerini keşfetmek. Çünkü trenle indiğimiz Manarola’ya şehrin içinden geçerek ulaştığımız için büyüleyici görüntüsüne ancak ondan biraz uzaklaşıp ziyaretçilerin en iyi açıdan görmeleri ve fotoğraf çekmelerini sağlamak için yapılmış bir terasın üzerine çıkarak ulaştık.

Sarp kayaların üzerinde gelişigüzel serpilmiş gibi duran rengarenk evler, çivit mavisi denizi, hemen üzerindeki şarap bağlarının yeşili ile Manarola gerçek olamayacak kadar güzel. Manarola’nın bir plajı yok, onun yerine kayaların arasından geçerek girilebilen içinde balıkların yüzdüğü masmavi, tertemiz bir denizi var. Burada yüzmek ve kayalardan buz gibi suya atlamak inanılmaz bir keyif! Denizin tadını çıkardıktan sonra, sonuncu köy olan Riomaggiore’ye yürüyerek gitmek istedik.

Fakat bizi oraya götürecek olan Via dell’Amore (aşk yolu) kapalı olduğu için, yarım dakikalık bir tren yolculuğu ile 5. köy Riomaggiore’ye vardık.

ŞARAPLAR MÜTHİŞTİ
13. yüzyıldan kalma bu güzel köy, diğerleri gibi tarihi dokusu ve de Liquria şarapları ile meşhur. Bu sefer önce biraz şehrin içinde gezip sonra sahile çıktık. Riomaggiore de aynı diğer şehirler gibi son derece hareketli ve keyifli bir yoğunluğa sahip (turistik sezonda gitmemizin etkisi ile).

Çok sayıda bar, restoran ve alışveriş yapabileceğiniz minik dükkanlar mevcut. Limanın en tepesinde ve konumu itibariyle muhtemelen en turistik olan kafesine oturup manzaranın tadını çıkararak serin bir şeyler içtik ve artık saati yaklaşmakta olan trenimizi beklemeye başladık.

İstasyona gidip biletlerimizi alıp (bilet gişesinde pos makinesi bulunmadığı ve bilet makinesi bulmakta zorlanılabileceğini, İtalya’da Türkiye’de olduğu gibi her an her yerde pos makinesi bulmanın pek kolay olmadığını hatırlatarak yanınızda nakit taşımaktan şaşmayın tavsiyesini de yapayım) dönüş yoluna geçtik.

2 gün süren bu paha biçilmez keşfimiz bize uzun süre yetecek bir mutluluk, huzur ve heyecan veriyor. İtalyan rivierasını keşfetmek için siz de şimdiden planlar yapmaya başlayın!

NOT: Bu yazı Postkolik dergisinin Eylül sayısında yayımlanmıştır

8