Reha Erdem üzerine notlar I. Bölüm

Reha Erdem, 1960 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Küçüklüğünden itibaren sinemaya ilgi duyan Erdem, Galatasaray Lisesi’nde okumuş ve ilk kısa filmlerini de –satın aldığı  süper 8 mm kamera ile- bu dönemde çekmiştir. Liseyi bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’ne girmiş ancak 1983 yılında eğitimini yarıda bırakarak sinema okumak üzere Fransa’ya giderek, Paris VIII Üniversitesi Sinema ve Plastik Sanatlar bölümüne girmiş ve bu okuldan mezun olmuştur. 1989-90 yıllarına kadar Fransa’da yaşayan yönetmen, 1989 yılında Türkiye’ye dönerek ilk uzun metraj filmi olan A Ay’ı çekmiş ve günümüze dek sırasıyla Kaç Para Kaç (1999), Korkuyorum Anne (2004), Beş Vakit (2006), Hayat Var (2008) ve geçen yıl çektiği Kosmos (2009) ile toplamda altı filme imzasını atmıştır.[2]

Fransa’da okurken, üniversitenin yanı sıra, Jean Rouch önderliğinde kurulmuş Varan adlı bir sinema kurumuna üye olan Erdem, bu kurumun çatısı altında Sinema Direkt (Cinéma Direct)[3] ekolü içinde; yarı belgesel filmler çekmiştir. Erdem o dönem için en sevdiği yönetmenlerin Yasujirō Ozu, Robert Bresson, Orson Welles, Kenji Mizoguchi ve 50’lere kadar olan Amerikan sineması olduğunu söylemiştir. Sinemasının ilk yıllarında sevdiği filmlerin neredeyse tamamının siyah beyaz olduğuna dikkat çeken yönetmen: “Ben sinemada yapay olanı seviyorum. Bence sinemanın düşmanı realizm, naturalizm denilen şeydir. A Ay siyah beyaz olmalıydı, çünkü filmi gerçeklikten koparmanın en kolay yolu o” diyerek  ilk uzun metraj filmi olan A Ay’ı siyah beyaz çekmesinin altında yatan nedenin de bu olduğunu belirtmiştir. (Kuleli, 2006, s. 24).

Reha Erdem, Fransa’da sinema okuma isteğini şu şekilde açıklıyor: “Öncelikle, Fransızca eğitim ile büyüdüğüm için. Fransa o zaman her şeydi, benim için sinema Fransa demekti. Gerçi tam görmüyorduk ama Godard, yeni dalgacılar, o zamanlar militan sinema merakımız vardı. O sıralar Fransa’da 68 sonrası sinemada çok değişik fikirler, düşünceler vardı. O yaştaki bir genç için çok etkileyici şeylerdi. Bir de Fransa o yıllarda şu an onu biraz kaybetti ama hala çok güçlü ama sinemateği çok büyük olan ve şu anda da hala dünyada en çok filme yatırım yapan ülke. Nüfusuna göre en çok filmin seyredildiği ülke ve hala da genel anlamda sinemanın en önemsendiği ülke. Onun içindi herhalde.[4]

Reha Erdem sinemasının tanımlayıcı özelliklerinden bir tanesi, Senem Aytaç’ın deyişiyle: “Yönetmenin “gerçeklik”le kurduğu ikircikli ilişkidir.” (Aytaç, 2009, s. 73). “Erdem’in bugüne kadar yönettiği altı uzun metraj filme bir arada baktığımızda, bir yandan zamana, mekana ve insane dair kimi temel soruların cevaplarını ayakları yere basan, yerçekimine mahkûm bir bugün ve buradada arayan; diğer yandan ise sinemasal anlatım araçlarıyla ayaklarını tanımlanmış o dış gerçekliğin zemininden keserek kendi gerçekliğini yaratan bir evren çıkar karşımıza. Bir yandan gündelik hayatın detaylarıyla meşgul olan ama bir yandan da gündeliği fantastik olana yaklaştıran bir üslubu vardır Erdem’in. Bu sebepten de, Erdem’in filmografisindeki filmlere bakarken, perdede önümüze açılan dünyanın kodlarını gerçeklikle göbek bağı içerisinde olduğu yerlerden değil de, ancak o gerçeklikten kaçtığı, kaçmaya çalıştığı yerlerden çözmeye çalışmak bize o evrenin kapılarını açacaktır.” (Aytaç, 2009, s. 73).

Yönetmenin: “Gerçekçiliği ilginç bulmuyorum. Ben daha çok “anlam aramak/ anlam yaratmak” peşindeyim. Gerçeğin ta kendisini yakaladım” iddiasının bir anlam yerine sadece hikaye üretebildiğine inanıyorum. Halbuki sanatı ancak “anlam” dediğimiz şey, heyecan ya da duygu verici hale getirebilir. Bu da ancak “yeni”yle olabilir diye düşünüyorum.” (Kuleli, 2006 s. 23) sözleri de sinemasında yer alan anti-realist ve gerçeküstücü havayı açıklar niteliktedir.

Erdem, A Ay’ın sinema dili olarak  Türk sineması geleneğinin çok dışında bir film olması eleştirilerine karşılık: “Türk sinemasında beğendiğim bazı filmler vardı o zaman. Çok da fazla yoktu ama… Metin Erksan’lar ve Yılmaz Güney’in bazı filmleri.. A Ay, Fransa sonrası altı yıl boyunca izlediğim bütün filmlerin bir sonucudur diyebilirim. Yani içinde Yılmaz Güney kadar Bresson da vardır, o da vardır, bu da vardır… Bana ilk defa “Türk filmi gibi değil” dendiğinde bu konuyu düşünmüştüm. Ben ne kadar Türk’sem o kadar Türk işte.” yorumunda bulunmuştur.[5]

Türk sinemasının toplumsal gerçekliğe çok bağlı bir ekolünün olması, A Ay başta olmak üzere, filmlerinin bu ekolün dışında durmasıyla ilgili sorulara da: “A Ay’ı çektiğim dönemde “Türk sineması gerçekçidir” deyip buna karşı çıksaydık bile, onun yerine koyabileceğimiz başka bir sinema ekolü yoktu. Ama mesela Metin Erksan’ı en çok beğenme nedenim fantastikliğidir. Sinemayı fantastik öğe olarak kullanmasıdır. Yılmaz Güney’in Umut’u mesela hala bir mucize gibi gelir: Sinemayı plastik olarak kullanma ustalığı olağanüstüdür. Sürü’yü de çok beğenirim ama hiçbir zaman Sürü beni sinema yapmaya heveslendirmemiştir. Ama Umut ya da Sevmek Zamanı ya da Son Kuşlar gibi birtakım filmler vardı. Çok kısaca plastik dediğim şeyi, o gerçekçi olmayan şeyi temsil eden… Bu filmler ve yönetmenler benim için hala aynı anlamı taşıyorlar. Röntgenci sinemanın karşındaki insanlar onlar.” şeklinde yanıt vermiştir (Yücel, 2005, s. 61).

 

A Ay (1988) Fragman:

YouTube Preview Image

 

Erdem’in sinemasında gerçekçi tavrı dışlamasıyla ilgili sarfettiği şu sözler de dikkat çekicidir: “Sinema filmlerinin yüzde 90’ı şu yalanı söylüyor: Biz orada değildik, gizli kamerayla çekildi her şey, siz burada görüyorsunuz. Şimdi yepyeni türler var, yarı belgesel falan. Bunun sonu pornoya kadar varır. En gerçeği pornodur.  Ben en çok anlatamadığım filmleri seviyorum, bir başkasına ancak git şunu gör diyebildiğim filmleri seviyorum. Öyle bir zevk alıyorum ki bundan… Filmden öyle bir duygu geçer ki size, anlatamazsınız, bir ağırlık ya da ferahlık bırakır… Gerçekçi sinemada, belli kurallara gore iğdiş edilmesi sinemayı öldürdüğü gibi, sanatı, düşünceyi, her şeyi öldürüyor.[6]

Fırat Yücel’in Reha Erdem sinemasının anti-realist tavrı üzerine düşünceleri şu şekildedir: “’Gerçek’ denilen şeyle kıyaslama yapmak için üretilmemiş, tersine böyle bir bakışla önünü tıkayan bir sinema vardır karşınızda. Tümüyle bambaşka bir yer de değildir. Biraz bildiğimiz dünyadır, biraz bilmediğimiz. Kendi sınırları içinde inandırıcı ve tutarlı bir hikaye anlatan, kendi iç kuralları olan fantastik bir alem de değildir burası. Seyircinin bir kaç saatliğine mevcut dünyadan kaçmasını sağlayacak, bir yerçekimini başka bir yerçekimiyle değiştiren bir tür sanal sığınak olmayı da reddeder. Sizi yönelttiği yer, yine kendi hayatlarınızdır, içinde yaşadığınız dünyadır, toplumdur. Ama bu kez, filmin gerçeklikle ne kadar uyumlu olduğu üzerine düşünmeniz teşvik edilmemektedir; filmin o varsayılan gerçeklik üzerinde açtığı deliklerden kendi dünyanıza bakmanız istenmektedir.” (Yücel, 2009, s. 8).

Yücel’e göre: “Reha Erdem filmleri “gerçek yaşam”a benzemez diye bir şey söz konusu değildir. Ama kamerayı tuttukları yerlerden çok, hayal ettirdikleri yerlere benzerler. Beş Vakit’in köyü belki de daha çok yaşadığınız şehirde zaman zaman sığındığınız ara sokaklara benzer; Korkuyorum Anne’nin mahallesini birine anlatmak istediğinizde mekanı betimlemeye çalışmak yerine “Birine sarılmak isteyip sarılamamak gibi bir şey,” demeniz daha isabetli olabilir; Kosmos’un sınır kenti ise en çok kendi sınırlarınızı, her gün çarptığınız duvarları hatırlatır size. Bu filmlerin hepsi gerçek yaşama fena halde benzerler aslında. Ama gerçekçi ve natüralist addedilen, hayatı doğal biçimde yansıttığı varsayılan filmlere benzemezler. Zira “gerçek yaşam”, gündüz düşlerini de, hayalleri de, rüyaları da; şaşkınlıkları da, görememeleri de, yamuk görmeleri de, sadece gerçekleşmiş şeyleri değil arzuları da içine alan bir şeydir.”(Yücel, 2009, s. 9).

Fırat Yücel, Reha Erdem’in filmlerinde yer alan “gerçekçilik” algısının, Oscar Wilde’ın deyimiyle bir “sanatsal yöntem”den ibaret olduğunu belirtmekte, Wilde’ın edebiyatta gerçekçiliği “bir yaratıcı aracın yerine bir taklitçi aracın konması,” şeklinde yorumladığını söyleyerek, onun “sanat hayatı kopyalamak yerine yeniden yaratmalıdır” sözlerinin Reha Erdem sinemasının durduğu yeri, bulunduğu konumu tanımlamakta kullanılabileceğini savunmaktadır (Yücel, 2009, s. 9).

“Reha Erdem, filmlerini, karakterlerin durumları ve hikayenin gereklerinden bağımsız olarak başlı başına bir hayal kurma alanına dönüştürür. Bu filmler, dünyayı alışkın olmadığınız bir biçimde gösterebilmek için karakterin aklını yitirmesine muhtaç değildir. Yani kendi dünyalarını özgürce şekillendirmek için, her zaman hikaye dünyasındaki bir dayanağa ihtiyaç duymazlar. Bu filmler, karakterlerden bağımsız olarak da hayal kurabilir ve kurdurtabilirler. Sizi, hayatınızı ve gerçekliği tümüyle tanıdığınızı varsaydığınız bir noktada yakalar ve dünyaya, onu sanki hiç tanımıyormuşsunuz, onunla tanışıklık sürecinizi tamamlamamışsınız gibi yeniden bakmaya çağırırlar.” (Yücel, 2009, s. 11).

Bir sonraki yazıda, Erdem’in sinemasında öne çıkan temalar, olgular ve bell başlı konular üzerinde durulacaktır.



[1] Mart 2009’da Altyazı Dergisi’nde yayınlanan Senem Aytaç & Fırat Yücel imzalı “Aşk Olmayan Yerde, Elin Değse Yara Oluyor” adlı söyleşisinden.

[2] Yönetmenin yaşamıyla ilgili bilgiler; Berna Kuleli ile yaptığı, 2006 yılının Ağustos ayında Altyazı Dergisi’nde yayınlanan “İlk Filmim – Nasıl Başladım?” adlı söyleşiden alınmıştır.

[3] Cinéma Direct 1958-62 yılları arasında Kuzey Amerika özellikle de Kanada’da oluşan bir belgesel alt-türüne verilen isim. Yarı belgesel, insanların kendi hikayelerini oynamasına dayanan pratiğe verilen isim. Kaynak: http://en.wikipedia.org/wiki/Direct_Cinema

[4] 22 Mayıs 2006 tarihinde 1. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde yapılan Serpil Boydak imzalı söyleşiden.

[5] Fırat Yücel imzalı “Reha Erdem Söyleşisi”, Sinefil, Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi, Ekim 2005, s. 61.

[6] 11.04.2010 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlanan,  Tuğba Tekerek imzalı “Kosmos: Takur tukur dünyada bir rüzgar sesi” isimli söyleşiden.

_____________________________________

 

KAYNAKÇA

 

Yücel, F. (Ed.). (2009). Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan, İstanbul: Çitlembik Yayınları.

Acar, B. (2009). Herşey Niye Yok?! Reha Erdem Sinemasına Genel Bir Bakış. F. Yücel (Ed.). Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan, İstanbul: Çitlembik Yayınları.

Altıntaş, G. (2009). Kuru Rüyalar Alemi. F. Yücel (Ed.). Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan, İstanbul: Çitlembik Yayınları.

Aşar, C. (17 Nisan 2010). ‘Kosmos Bence Bir Süper Kahraman’, Radikal Hayat.

Aydemir, Ş. (2009). Sol Eli Başımın Altında Olsun, Sağ da Beni Kucaklasın. F. Yücel (Ed.). Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan, İstanbul: Çitlembik Yayınları.

Aytaç, S. (2009). Sınır Üzerinde Hayat. F. Yücel (Ed.). Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan, İstanbul: Çitlembik Yayınları.

Aytaç, S., Yücel, F. (Mart 2009). Aşk Olmayan Yerde, Elin Değse Yara Oluyor, Altyazı Aylık Sinema Dergisi.

Boydak, S. (22 Mayıs 2006). Reha Erdem Söyleşisi, 1. Malatya Uluslararası Film Festivali.

Ertan, E. (2009). Büyüyememişler ve Büyümeye Çalışanlar…F. Yücel (Ed.). Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan, İstanbul: Çitlembik Yayınları.

Kanbur, A. (2009). Yaralarıyla Büyüyen İnsan Ruhu. F. Yücel (Ed.). Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan, İstanbul: Çitlembik Yayınları.

Kuleli, B. (Temmuz-Ağustos 2006). İlk Filmim – Nasıl Başladım?, Altyazı Aylık Sinema Dergisi, s. 23-27.

Murch, W. (2007). Göz Kırparken, (Çev. İlker Canıklıgil). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Tekerek, T. (11 Nisan 2010). Reha Erdem: ‘Kosmos: Takır tukur dünyada bir rüzgar sesi’Taraf Gazetesi.

Tuncer, A. Ö. (2009). Zamansallık ve Kaçış. F. Yücel (Ed.). Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan, İstanbul: Çitlembik Yayınları.

Yücel, F. (Ekim 2005). Reha Erdem Söyleşisi. Sinefil, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi.

Yücel, F. (Mart 2006). Reha Erdem’le Korkuyorum Anne’nin Gizli Yollarında, Altyazı Aylık Sinema Dergisi.

 Wilde, O. (2008). Yalancılık Sanatı & Sanatçı Olarak Eleştirmen, (Çev. Ercüment Özkaya). İstanbul: Epos Yayınları.