Reconstruction: Biraz sihir, biraz duman

Romantizm, hele ki öğrenilmiş ve öğretilmiş romantizm, müridi olmayanlar için ne büyük işkencedir, çeken bilir. Özellikle Amerikan tarzı sağ olsun (yoo, olmasın!), insanın bilincine kezzap atarcasına işliyor tüm saçmalıklarını. Tabii üzerinize saçmalık sıçramasın diye oradan oraya sekenlerdenseniz eğer, işiniz çok zor. Size “dünyanın en duygusuz insanı” sıfatını ikram ederler. Oysa insanın hayatında romantizme şans tanımaması, yer açmaması onu duygusuz bir insan yapmaz. Romantik komediler, seyirciyi ağlatma kaygılı dramlar bir otoban gibi insana varan yolu parselliyor. Direksiyonu ya hiç kırmıyor ya da bilindik manevralarla yoluna devam ediyor. Her şey ezbere, her şey olabildiğince kuralında işliyor. Ama sinemada o yollara girmek istemeyenler için elbette başka yollar da mevcut. Benim bildiğim bir patika var, Kuzey’in soğuk ikliminden geçiyor;  donmuş nehirler, göletler üzerinde dolaşıyor. Ateşi başına vurmuş o bilindik/öğretilmiş/öğrenilmiş romantik işler buzlanmış bünyeleri eritmeye kalkışıp vıcık vıcık hissettirirken, koordinatlarının hakkını verip buzda minik çıtırtılarla derin yarıklar açıyor.
Gevezeliğime sebep adam Danimarkalı yönetmen Christoffer Boe, tam olarak bunu yapıyor.
christofferboe
Christoffer Boe, Kuzey Avrupa’nın alamet-i farikalarından. 1974 Danimarka doğumlu Boe, 2003 yapımı ilk uzun metraj sinema filmi Reconstruction’la kariyerine kendi alfabesiyle başlamaktan çekinmeyecek kadar cesur bir yönetmen. Aksiyonsuz kaosu seviyor. Filmografisinin en önemli yapımları hep labirentin ortasında başlıyor. Ancak Boe insaflı da aynı zamanda. Seyircisinin ne yöne gideceğini bilmediğini görüp daha ilk filminde sakince bir uyarıda bulunuyor (ve eğer ilk filmle birlikte Boe’yu severseniz, sonrasında bu ikaz hiç ama hiç aklınızdan çıkmıyor):
“Bu sadece bir film. Hepsi kurgu. Ama yine de acı veriyor.” 
Reconstruction’ın ilk dakikalarında izleyici bu ikazla karşılaşıyor. Ve ikaza rağmen Reconstruction, bittiğinde gerçekten acıtıyor.
reconstruction3Reconstruction, yazmaya aylar önce başladığım, bitirmeye pek de cesaret edemediğim bir film. Boe’nun Caméra d’Or ödüllü başyapıtı, 2000’lerden geleceğe miras filmlerden biri olarak görülüyor. Zira birazdan bir miktar spoil vereceğim (bu film için spoil gerekiyor gerçi)  Reconstruction’la ilgili ilk tespitim kitap gibi bir film olduğudur. Hakkında yazacağım her şeyin yetersiz geleceği gerçeği kendi tespitimde ayan beyan ortadayken, yazıyı bitirip yayınlayabilmem bile kendi kendime adlandırdığım bir başarı benim için. Tespitime geri döneyim; film gibi kitap tabirine fazlasıyla alışığız, ama kitap gibi film dediğimizde işin rengi biraz değişiyor. Ama Boe, Reconstruction’ın senaryo ve kurgusunu tam olarak bu fikir üzerine oluşturuyor. Bu nedenle filmin adı, filmi anlamak için en önemli ipuçlarından biri. Filmde sürekli bir “yeniden yapılandırma” söz konusu. Bu yüzden filmin Türkçe’ye “Yeniden Sev Beni” gibi naif ama yetersiz bir ifadeyle çevrilmesini görmezden gelmek gerek.
Film, bir dış sesle başlıyor. Bir yazar kendi kendine düşünüyor, kitabının ilk cümlesini yazıyor, siliyor, sonra tekrar yazıyor zihninde. İç sesi bize dış seslik ediyor. Filmin ilk görüntüsünü, kitabın ise ilk satırlarını mırıldanıyor.  Bir adamın varlığında karar kılıyor. Ve Alex (Nikolaj Lie Kaas) beliriyor. Adam daha sonra bir kadın görüyor, adı Amiee (Maria Bonnevie).Amiee, yazarımız ve dış sesimiz August’un (Krister Henriksson)  hem gerçek hayattaki ilham kaynağı eşi hem de kitabının karakteridir. Fotoğrafçı  Alex ise yazarın kaleminin ucundan payına düşenleri yaşayan “gerçek” bir karakterdir aslında. Kendini kalemden düşenlere fazlasıyla kaptırır ve “gerçek” oluşuna güvenerek kitabın seyrini değiştirmek ister.
Amiee, eşi August’la birlikte bir seyahat sebebiyle Kopenhag’dadır. Yazarın gündemi yoğundur, kitabıyla ilgili son notlar, röportajlarla gününü tüketmektedir. Kadın otelden çıkar, bir yerlere gitmek için metroya biner. Alex, Amiee’yi metroda görür. Amiee (sanırım Boe’da kırmızı fetişizmi var) kırmızı ruju ve yine kırmızı ojeli parmaklarının arasında metrodan iner inmez yakacağı sigarasıyla bekler. Tabloda resmedilmiş kadar albenilidir. Alex, kadının duru cazibesine dayanamaz, metrodaki kız arkadaşını öylece bırakır ve kadının peşinden gider. Amiee’nin ardından kafeye girer, barda oturan kadına “Benimle Roma’ya gelecek misin?” sorusu eşliğinde flörtöz bir girizgahla aşık olur. Boe ise seyirciyi son derece şiirsel bir üslupla ikaz etmek için ikiliden birine şunu söyletir: “Sen benim hayalimsen, ben de senin hayalinim.” Repliğin büyüsüne kapılan zavallı izleyici kadınla erkeğin sinyalini verdikleri aşkın gerçekliğinin, yarısı dolu-boş bardak kadar muallak olduğunu kavrayamaz (ilk izlediğimde kavrayamamıştım, bu bir itiraf).
reconstruction4
Devamında ise zamanı akşamdan sabaha birlikte geçirirler, gerçekten de Roma’ya gitmeye karar verirler. Alex yazarın elinden kalemi almaya teşebbüs eder, kurgu kısmıyla öznesi olduğu aşkı gerçek hayatına çekmeye kalkışınca kalemin hışmına uğrar. Yazar, kalemiyle tanrıcılık oynamaya başlar. Alex’in kurgusuyla öyle bir oynar ki, adamın elindeki tüm gerçekleri allak bullak eder. Kadını kalemiyle yazılı olarak kararından döndürmeye çalışır ve başarır. Alex’in Amiee’yi, Orpheus’un Eurydike’yi o sonsuza kadar birlikte olacakları eşikte yitirdiği gibi kaybetmesini sağlar. Alex önde, Amiee arkada yürürler. Adam şüphesine yenilip geri dönüp bakar. Kadın artık yoktur, en azından kendisine yazılan gereği…
Amiee Alex’in peşinde miydi, yoksa en başından mı adamı yalnız bıraktı bilinmez; eminim Orpheus’u da mezarında rahat bırakmıyordur bu soru. Ama tragedyaların bir bildiği var ki hep haklılar. Reconstruction’da da haklı çıktı. Yazarın kaleminden bir damla şüphe aktı, adam bu şüpheye kapıldı, dönüp arkasına baktı. Kadın ise kendisini şüpheyle sınava sokan adama yapılacak en iyi şeyi yaptı: şüphesini haklı çıkardı.
Reconstruction kurgu da olsa biterken canımızı yaktı.
10 yılllık ömründe Reconstruction’ı çok defa izledim. Sevdiğim bir tarz olsa da izlemesi, sindirmesi zor bir film. İçine girmek, detayları teker teker keşfetmek, sonra da geri çekilip bir bütün olarak seyretmek gerekiyor. Çok yabancı da görünse, “bu bir kurgu” da denilse hayatın kendisi kadar gerçek. Tercihler biçilse, eldekilerin varlığına güvenilse de, adına Tanrı, şans ya da kader deyin, bir kalem elden her şeyi alabiliyor. Her şeyden hiçe, şımarık mutluluklardan yalnızlığa bir sokak boyu mesafede nasıl varıldığını çok güzel gösteriyor. Önermiyorum, ama hayatınızla kesişen bir yerde iyi gelecekse, eksikliğini hissettiğiniz bir anlamın boşluğunu giderecekse mutlaka izleme tesadüfünü yaşamanızı istediğim bir film Reconstruction.