Pablo Neruda’nın evine yolculuk

Bir kış günü sinemada, sıcacık bir film; il Postino (Postacı) sayesinde tanıştım Pablo Neruda’yla.. Ben de en az postacı kadar etkilendim Don Pablo’dan. Nazım (Hikmet) gibi o da faşizme karşı mücadelesiyle anılan şairlerden biri olsa da yine Nazım gibi aslında gelmiş geçmiş en derin aşk şiirlerine imza atmış bir şair. Nazım’ın Piraye’sine mektupları olduğu gibi Neruda’nın da Matilde’sine aşk soneleri var. Nazım mı? Neruda mı? derseniz, zaten bu sorunun cevabını “O’nun yanında biz şair bile olamayız” diyerek Neruda bizzat kendisi vermiştir ve Nazım’ın ölümünün ardından “Nazım’a Bir Güz Çelengi” şiirini yazmış; “Sana Şili’nin kış krizantemlerinden bir demet sunuyorum” diyerek uğurlamıştır büyük ustayı.

İşte bu koca şairin memleketi Şili’ye doğru yola çıkıyorum… Öyle bir yolculuk ki bu; kalkış noktası sonbahar, varış noktası ilkbahar… Mevsimleri değiştirecek kadar uzun süren yolculuğum, Santiago Havalimanı’nda yüzüme vuran Pasifik rüzgarı ve And Dağları’nın büyüleyici manzarasıyla son buluyor. Artık, “Yeryüzündeki bütün çiçekleri koparabilirsiniz ama baharın gelmesini engelleyemezsiniz” diyen Pablo Neruda’nın, çoktan bahar gelmiş vatanındayım.

Pablo Neruda’nın her biri ayrı isimle anılan üç evi var Şili’de: Isla Negra, La Chascona ve La Sebastiana. Ben size şairin Valparaiso’daki evi La Sebastiana’yı ve dünyanın en renkli yerleşimlerinden biri olarak anılan Valparaiso’yu anlatacağım:

Santiago’ya iki saat uzaklıkta olan, adı üstünde bu cennet vadisine gitmek için Casablanca bağlarının içinden kuzeye doğru yol alıyoruz. Yol arkadaşım Pilar, 50 yaş üstü Alman asıllı Şili’li bir kadın. Bir yandan tuhaf sesler çıkaran ha durdu ha duracak dediğim arabasını hiçbir problem yokmuş gibi sürüyor, bir yandan da belli ki aşık olduğu memleketini anlatıyor yarı İspanyolca yarı İngilizce. Ona eşlik eden radyodaki Latin müziği ve şehre yaklaştıkça yol kenarlarında yoksulların yaşadığı derme çatma mahallelerin her birinde dalgalanan Şili bayrakları tuhaf bir mutluluk ve özgürlük hissi veriyor insana.

Şehirlere, dağlara, nehirlere konulan isimlerin üzerimde yarattığı etki çok önemlidir; nedense önce isimleriyle çekerler beni. Roma’yı daha çok merak etsem de, Roma’dan önce Paris’i görmem bundandır.. Santiago’dan önce gördüğüm Valparaiso’da onlardan biri…

Valparaiso, İstanbul gibi tepelerin üzerine kurulmuş Pasifik Okyanusu kenarında küçük bir liman şehri… Şimdilerde önemini yitirmiş olsa da Panama kanalı açılana kadar Güney Amerika’nın en önemli limanıymış. Limana yanaşan binlerce geminin ayrılırken bıraktığı gemi boyalarıyla evlerini rengarenk boyayan Valpo’lular, Valparaiso’yu dünyadaki en renkli yerlerden biri yapmış.

Sadece her biri birbirinden farklı rengarenk boyanmış evleriyle değil, harikulade grafitilerle boyanmış duvarları ve kaldırımlarıyla da sürekli bir festival havası var şehirde. Tabii bu festivale gölge düşüren yeni yapılmış ve ne yazık ki güzel olmayan birçok beton yığını yapı da mevcut her yerde.

Koloniyal dönemlerinden miras mimarisiyle UNESCO listesine de dâhil edilmiş Valparaiso. Sadece mimarisi değil, ilki 1880’lerde yapılmış olan görüp görebileceğiniz en şirin 15 adet füniküleriyle de bu listede olmayı hak ediyor.

Hem General Pinochet’in hem darbeyle devirdiği Salvador Allende’nin doğduğu ve birçok edebiyat ve sanat eserine konu olmuş bu küçük şehir için Sting’in de “Valparaiso” adlı bir şarkı yaptığını öğrenince, sanki ilk ben keşfetmişim gibi buraları şaşırıyorum; “Round the Cape Horn to Valparaiso, every road I walked would take me down to the sea….” Evet, tepelerinden inen her yol sizi okyanusa götürüyor ama okyanusu yanı başından değil, her biri ayrı güzel tepelerinden, özellikle Florida Tepesi’ndeki La Sebastiana’nın penceresinden seyretmek çok keyifli.

La Sebastiana! Pablo Neruda’nın muhteşem evi… insanın ilkel benliğini ortaya çıkartacak ve“Bu evde yaşasam ben de şair olurum” dedirtecek güzellikte. Neruda bir çift dostuyla paylaşmış bu evi. En üst katlarda yer alan yatak odası ve çalışma odası dışında ayrıca ikinci kattaki küçük bar da Neruda’ya aitmiş. Diğer iki evinde de olduğu gibi burada da hâkim olan deniz teması, karada değil de demir atmış bir gemide hissettiriyor insana kendini. Şairin 3 yılını almış evin inşaatını ve iç dekorasyonunu tamamlamak. Ama ne muhteşem bir ev! Yürüdükçe gıcırdayan tahtalar bile insana ayrı bir haz veriyor. Aklıma Postacı geliyor, Neruda’nın Postacısı! Pablo Neruda’ya şöyle diyor filmde; “şiir onu yazana değil, ihtiyacı olana aittir…”

Misal; şairin Ağır Ölüm adlı şiirindeki “Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar” mısrası bana aittir! Bu yüzden gittim oralara; yalnız nefes alıp vermeden, alışkanlıklarımın kölesi olmadan daha büyük bir çabayla yaşamak için.