Ölüleri gömemezsek ne yaparız?

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Devlet Tiyatroları’nda 3’üncü sezonuna giren ‘Ölüleri Gömün’e nihayet gidebildim. Hemen hatırlatalım, Ölüleri Gömün, ünlü Amerikalı oyun yazarı ve senarist Irwin Shaw’ın yazdığı, orjinal adı ise ‘Burdy the dead’ olan savaş karşıtı bir oyun. İlk kez 1936 yılında New York’da sahnelenmiş. Türkiye’de ise 2010 yılında seyirciyle buluştu.

Oyunun kadrosunda Musa Uzunlar ve Civan Canova gibi isimleri gördükten sonra açıkçası büyük bir beklenti içine girdim. Ki oyun bekleneni sahnesi, dekoru, müziği ve oyuncuklukları ama herşeyden önemlisi teması ve mesajıyla fazlasıyla verdi diyebilirim.

Antimilitarizm manifestosu nevinde kabul edip gittiğim Ölüleri Gömün, savaşta hayatını kaybeden askerlerin gömülmek istememeleri ile başlıyor. Komutanlar askerleri gömülmeleri için ikna etmeye çalışıyor. İşin içine medya da girince olay büyüyor.

Oyunun en vurucu bölümü ise askerlerin eşleri, sevgilileri, kardeşleri ve anneleriyle konuşmaları… Özellikle son ölü askerin eşini oynayan kadın oyuncunun sahneye gidip elini sıkmak isteyeceksiniz, çünkü ben böyle bir oyunculuk ne gördüm ne de işittim daha öncesinde.

Oyunun en çarpıcı yönlerinden biri de dekoru… Dekor aynı anda yedi farklı mekanı gösteriyor bize. Yani ışıklar sönünce birileri eşyaları değiştirip, yeni bir dekor yapmıyor. Gökyüzü, yıldızlar, ışıklar ve duman öyle güzel kullanılmış ki adeta kendinizi bir konser salonundaymış gibi hissediyorsunuz.

Gitmeden önce duyduğum eleştirilerden biri de ‘müziğin yüksek oluşu, oyuncuların bağıra çağıra konuştuğu’ şeklindeydi. İyi de canım kardeşim, içinde antimilitarizm olan bir oyunda öfkeyi göstermek, coşkuyu sağlamak için müziğin biraz yüksek verilmesi kadar doğal birşey olabilir mi?

Civan Canova ve Musa Uzunlar’ın bu büyük prodüksiyonun içinde kendilerini fazla parlatmadan, ön plana çıkarmadan, mütevazi bir şekilde oynamaları ise ayrıca takdir edilmesi gereken bir konu. Ukala, burnundan kıl aldırmayan bir generali canlandıran Musa uzunlar, rolünün o kadar hakkını vermiş ki, bir süre zihnimde kendisi general olarak kalacak sanırım.

Civan Canova ise savaştan önce bilim adamı olan bir yüzbaşıyı canlandırıyor. Korku, panik, sorgulama, karşı çıkma gibi birçok ruh halini son derece güzel yansıtıyor seyirciye.

Bana göre olumsuz anlamda ‘eleştiri’ olarak diyebileceğim tek nokta çeviri… Türkçe’ye çevrilirken “hey dostum lanet olsun, bu ne kokuşmuşluk” komedisi maalesef bu oyunda da var. Bu çeviri işini nedendir bilinmez, bir türlü beceremedik, beceremiyoruz.

Kısacası bu oyun, silah arkadaşı ölen askerin ruh halini, arkadaşı da olsa onun cesedinden bir an önce kurtulmak isteyişini, askerleri ölen subayın vurdumduymazlığını, devletin askere olan bakışını, medyanın insan hayatı pahasına bazı şeylerin üzerini nasıl örttüğünü, marşlarla insanları nasıl dolduruşa getirdiğini, din adamlarının savaşa bakışını, insanları ölüme gönderen zihniyetin kendini temize çıkarmak için yeri geldiğinde kurbanın ailesini kullanmasını, askerlerin geride bıraktığı eşlerini, annelerini, kızkardeşlerini anlatıyor. Üstelik bunu 1 saat 40 dakikaya sığdırabiliyor.