Ödül avcısı diziyi sakın kaçırmayın

Uzun süredir merak etmeme rağmen izlemek için bir türlü karşısına geçemediğim Downton Abbey dizisi, bu yıl Emmy’de altı ödülcük ve Altın Küre’de en iyi mini dizi ödülünü almasıyla izlenecekler listesinde baş köşeye yerleşti.  Aslında benim gibi sıkı bir Jane Austen hayranı için bulunmaz bir nimet olan bu dönem dizisini bu zamana kadar ertelemekle yaptığım hatayı, hali hazırda bulunan 2 sezonu da bir çırpıda izleyerek telafi ettiğim kanısındayım. Söz konusu dizimizin zaman, mekan ve arka planından fazla spoiler vermeden bahsedersek…

Nisan 1912 İngiltere’si, dört başı mamur bir malikane ve sakinlerinin yaşantısı, değişen dünya dengeleri, teknolojik yeniliklerin hayatlara adım adım girişi ve I. Dünya Savaşı’ı dizinin fonunu oluşturuyor.

Gelelim dizinin Jane Austen’la ilişkisine. Aslında birebir bir ilişkiden bahsetmek doğru olmaz fakat malikanemizin sakinleri olan Crawley ailesi beş kişilik bir aile ve Lord Crawley’ un mirasını bırakabileceği bir erkek evladı yok. Sahip olduğu üç kızı var lakin öyle bir dönemki kadınların miras ya da mülkiyet haklarından bahsetmek mümkün değil. İşte burada Jane Austen’ın hemen hemen her romanında dile getirdiği miras hakkından yoksun mağdur genç kızlar sorunsalı dizinin göbek taşını oluşturuyor. Hal böyle olunca, miras sorununa yüz yıllardır uygulanan en mantıklı çözümden dizimizin kahramanlarının da nasibini aldığını ve mirasa konacak erkek kuzen ile Crawley ailesinin en büyük kızı Mary Crawley’ in nişanlandığını anlıyoruz. Böylelikle sahip olunan mal varlığının başka ellere geçmesinden doğacak sorunlar henüz dizi başlamadan savuşturulmuş oluyor.
Fakat güzel bir nisan sabahı malikaneye doğru yola çıkan bir telgrafın getirdiği, dönemin en büyük faciası olan Titanic gemisinin battığı haberi ve damatları olacak kuzeninde o gemiden sağ kurtulamayışı bütün garantiye alınmış hakları ve gelecek planlarını denizin dibine gömüyor. Böylelikle aile daha önce hiç görmedikleri yeni mirasçı Matthew Crawley’in yaşadıkları bölgeye yerleşmesiyle, aynı yollardan geçecekleri yeni bir sürece girmiş oluyorlar…

Dizi, ilk sahnesine söz konusu telgrafın yola çıkışıyla başlıyor. Bundan sonrasında tahmin edebileceğiniz gibi, Mary ve Matthew’ un zorunluluklar ve ailevi baskılar sonucu başlayan ilişkilerinin nereye doğru gideceğini,  1912 den 1919’a süren tarihi olayları da eksenine alarak izleyicisine aktarıyor.

Aslına bakarsanız şimdiye kadar bahsettiğimiz detaylar bu dizinin 9.0’lık imdb puanına ya da aldığı Emmy ödülüne hatırı sayılır bir katkıda bulunduğu söylenemez. Bu dizinin asıl övgüyü hak eden kısmı matematiğinin kusursuz yapılmış olması. Dizide neredeyse 20 ayrı karakterden bahsetmek mümkün. Malikanede nefes alan her birey buna mutfağın en dip köşesinde çalışan hizmetçiden, kademe kademe hanenin en kıdemli uşağına ve tabi aile bireyleri de dahil, her oyuncunun karakter oyunculuğu yapıyor olması dizinin parlamasının asıl sebebi diyebilirim. Birde diziye genel anlamda hakim olan iyimser hava var ki tadından yenmiyor. Senarist Julian Fellowes (bkz: Gosford Park) hikayede başına gelen elim bir hadise sonucu, bazı karakterlerimizi uzun süre gerginliklere gebe bırakacak bir Türk diplomata da (Kemal Pamuk) yer vermiş. Hatta Fellowes bir röportajında bahsi geçen Türk diplomatın gerçekten var olduğunu ama adını deşifre etmek istemediğini dile getirmiş.

Sözün sonuna gelirsem, hali hazırda iki sezonunu devirmiş bu diziden çok taze bir yapımmış heyecanıyla bahsedişimin sebebi, sanal alemde hakkında ne bulabilirim diye gezinirken elle tutulur bir şey bulamamış olmamdır. Bu da bende böyle bir ihtiyaç olduğu düşüncesini oluşturdu. Eğer ki sizde 20. Yüzyılın başlarını anlatan bu görsel zevkten nasibinizi almak ve yakın tarihe Downton Malikanesi’nden bakmak isterseniz dizinin yayımlanmış 2 sezonunu keyifle izleyebilirsiniz. Eylül 2012’de yeni sezonu merakla bekleyeceğinize eminim…

YouTube Preview Image