New York…New York…

liberty

Sevgili Amerika, seni sevmediğim doğru. Çünkü çok uzak ve çok büyüksün. Haddinden fazla gösterişlisin. Şehirlerinde caddeler geniş, restoranlarında porsiyonlar büyük. Garajlı, koskocaman bahçeli evlerin; kamyonetlerin, jiplerin, alışveriş merkezlerin, süpermarketlerin, kat kat yolların, çılgınca tüketimin…Hiçbiri bana göre değil.

Ama New York’un başka!

Geçtiğimiz Mayıs ayında 2 haftalığına New York’taydım. Iş için gittim. 2 hafta boyunca her sabah saat 6’da kalkıp yollara düştüm. 42. Cadde’de Port Authority otobüs terminalinde başlayan günlerim, öğle aralarında, akşam iş çıkışlarında, haftasonlarında durmaksızın gezip görerek gece yarıları sonlandı hep.

Hayran kaldım. Londra’dan sonra bir daha hiçbir şehirle olamam derken New York’a aşık oldum. Hem de ilk görüşte! Dünyanın kalbi burada atıyor. Her şey burada başlıyor, burada bitiyor…

Mutlaka yapılacaklardan küçük sırlara, New York’u sevmeme sebep olan, bana “burada yaşanır” dedirten bir dolu nedenim var artık. Size de ilham vermesi dileğiyle, “En iyi New York 10’um” şöyle:

the bitter end

Greenwich Village

New York kabaca 3 bölgeye ayrılıyor: Uptown, Midtown ve Downtown. Bunları da lower midtown, uppermidtown, lower east side, upper west side gibi ayrıca bir dolu bölmek mümkün, zira şehir koskocaman. Herbir bölgenin ayrı güzelliği var ama bana en çok nereyi sevdin diye sorarsanız Downtown derim.

Downtown’da da Greenwich Village’ı adres gösteririm. Gezmeden okuyan, hatta okuduğuna kendini çok kaptıran türden olduğum için burayı aslında daha görmeden sevmiştim. Buna neden olanlardan biri Bob Dylan’ın 60’lı yıllarda birlikte olduğu kızarkadaşı Suze Rotolo imzalı “A Freewheelin’ Time” adlı kitap. Halen New York’ta yaşayan, bir ressam ve grafik sanatçısı olan italyan asıllı Rotolo, Dylan ile, o henüz çok meşhur olmamışken geçirdiği zamanları yazmış kitabında. Dylan’ın ilk albümü de aynı adlı, bilenler hatırlayacaktır.

Bu kitap, bugüne kadar yazılmış en güzel Dylan kitabı olmasının yanısıra, aşkı ve arkadaşlığı, 60’lı yılların müzikal, sosyal ve politik ortamını, Greenwich Village fonu üzerinde nefis anlatıyor.

Greenwich Village’ı ben bu kitabın etkisinde gezdim. Kitap mı çok iyi anlatıyordu, Greenwich Village mi gerçekten çok şahane ayırd etmem zor. Ancak dar sokaklarında yürümeden, küçük müzik dükkanlarından alışveriş etmeden, efsanelere sahne olan kulüplerinden içeri girmeden, mesela Bitter End’i görmeden New York’tan dönülmez, o kesin.

parlor ent

Harlem

125. caddede başlayan bir müzikli öykü Harlem. Siyah cazın mabedi, bir geleneğin koruyucusu. Harlem için söylenen “tehlikeli”  sıfatını ben pek yakıştıramadım. Başımdan herhangi bir tehlikeli durum geçmediği gibi, bölgeyi de son derece renkli, canlı ve eğlenceli buldum. Ama özellikle gece geç saatlerde bazı noktalar için “dikkat” uyarısını da ciddiye aldım.

Harlem’de çok sayıda caz kulübü var. İrili ufaklı bu kulüplerin arasında en meşhuru Apollo tiyatrosu.

Bölgede her akşam caz dinleyecek bir yer bulmak mümkün. Bu mekanların pek çoğunda pazar günleri de caz brunchları oluyor. Ben Smoke adlı birine gittim. Sahnede muhteşem Annette St. John ve triosu vardı. Yediğimiz içtiğimiz herşeyin tadı fevkalade yerindeydi. Smoke hemencecik, New York’ta en sevdiğim caz kulübü oluverdi.

Ama Harlem’de tecrübe ettiğim en eşssiz deneyim, bir pazar günü servise sunulan ev yapımı cazdı. New York’ta yaşayanların bile pekçoğunun bilmediği bir olay bu. Harlem’in eski apartmanlarından birinin (555 Edgecombe Avenue) 3’üncü katında, bir evde gerçekleşiyor. Evin sahibesi, tam teşekküllü bir müzisyen olan Marjorie Eliot. Çocukları, torunları ve dostlarıyla her pazar müzik yapıyor. Ve müziğini yolu düşen herkesle ücretsiz paylaşıyor. Müzik arası servis edilen kekler çöreklerle görülen “tanrı misafiri” muamelesinin üzerine, karşılanırken ve uğurlanırken alınan “ne iyi ettiniz de geldiniz” teşekkürleri, insanın dengesini bir hayli bozuyor.

central park

Central Park

Ah İstanbul. Artık her park deyişimde kalbim sızlıyor. Bir şehirde medeniyetin göstergesi yollar, binalar değil parklardır. Londra’da en sevdiğim şeyin parklar olduğunu hep söylerim. Anlata anlata bitiremem, bilirsiniz. New York’ta da bir dolu park var. Ve dünyanın 1 numaralı şehrinin adının bir parkla birlikte anılması hiç tesadüf değil: Central Park, bir şehir cenneti. Koca koca gökdelenlerin arasında insan eliyle oluşturulmuş bir vaha. Devasa… Başından sonuna bir kerede yürümek mümkün değil. İçinde yürüyüş yolları, küçüklü büyüklü meydanlar, göletler, hayvanat bahçesi, spor alanları, oyun parkları var. Sokak müzisyenleri, dans eden insanlar var. Tıpkı filmlerdeki gibi at arabaları var. Alice var, tavşanı var. Çok şık bir bar ve restoran olan Boat House var. Strawberry Fields var. Parka bakan, görkemli Dakota Building’in önünde vurulan John Lennon anısına “Imagine” var. Yoko’un mumları var. Woody Allen’ı parkta gezerken görme ihtimali var. Var da var…

rooftop manhattan

Manhattan terasları

New York’tan bahsediyorsanız, aslında genellikle Manhattan’dan bahsediyorsunuzdur. Evet şehrin nüfusunun önemli bölümü Bronx, Brooklyn, Queens ya da Staten Islands’da yaşıyor olabilir ama New York, Manhattan’dır.

Manhattan bir gökdelenler cenneti. Hal böyle olunca bu gökdelenlerin tepesine çıkmadan olmaz. Empire State, Chrysler Building gibi çok meşhurların gezi terasları var. Ama benim gibi saklı teraslar peşindeyseniz, bazı otelleri adres gösterebilirim.

New York’ta pekçok otelin harika terasları var. Bu teraslar genellikle bar ve restoran olarak servis veriyor. Bazıları sadece otel misafirlerine özel. Park Avenue’deki Hotel Waldorf Astoria’nın terası görülmeye değer. Aslında terastan çok otelin kendisi görülmeye değer. Çünkü bu otel hem mimarisi hem dekorasyonuyla çok şahane, hem de 1930’lu yıllardan bu yana ağırladığı misafirleriyle. Grace Kelly burada nişanlanmış mesela, Kennedy pek çok özel davetini burada verirmiş, Kraliçe Elizabeth birkaç doğumgününü burada kutlamış. Astoria’nın terası bundan uzun yıllar önce, artan intihar vakaları nedeniyle kapanmış. Şu anda yerinde bir balo salonu var. Salonun adı Starlight ve orada kendinizi bir star gibi hissetmeniz işten değil.

Bir diğer adres ise New York’un en güzel bölgelerinden biri olan Meatpacking District. Adı üzerinde burada bir zamanlar kasaplar ve hayvan pazarları varmış. Şu anda ise pekçok şık restoran, kulüp, otel ve mağazaya evsahipliği yapan, son derece havalı bir bölge. Rüzgar esince hala taze et kokusu geliyor dediler, duydum hakikaten. The Standard ve Gansevoort Hotel bölgedeki en havalı otellerden. Her ikisinin de harika terasları var. Bu teraslar açık ve kapalı bar ve lounge olarak hizmet veriyor. Manzara, müzik, içki, insanlar. Hepsi super.

hotel chelsea hande

Chelsea Hotel

Tıpkı Greenwich Village gibi, Chelsea de New York’un bohem ve sanat dolu bir bölgesi.  Hotel Chelsea ise Chelsea’nin en kıymetli nirengi noktası. Ünü, odalarından birinde Mark Twain’in yazı yazdığı zamanlara kadar uzanıyor. 1884’e kadar Hotel Chelsea, New York’un en yüksek binasıymış. Şimdilerde Manhattan’ın biraz dışında, hafif virane bir noktada kalmış durumda. Geçmiş zamanlarının pırıltısı ne yazık ki uzun yıllardır devam eden restorasyon işleri nedeniyle kaybolmuş. 400 odalı otelin her bir odası ayrı bir hikayeye sahip. Örneğin 205 numaralı oda, Bob Dylan’ın 18 bardak viski içip komaya girdiği yer. 100 numaralı oda The Sex Pistols’ın bascısı Sid Vicious’un kızarkadaşı Nancy Spungeon’la takıldıkları yer. Jimi Hendrix burada yaşayan, burayı seven, burayı deneyimleyen bir başka isim. Janis Joplin sadece Southern Comfort ile değil Leonard Cohen ile de burada, 411 numarada aşk yaşamış. Cohen’in Chelsea Hotel’i hem otelin hem bu aşkın kayıt defteri. Bon Jovi Midnight at Chelsea’yi 515 numaralı odada yazmış, şarkının klibi de yine bu odada çekilmiş.

Ve tabi canım Patti Smith ile Robert Mapplethorpe. Onlar da bir zamanlar Chelsea Hotel’in güzel sakinlerindendi.

Chelsea Hotel’i görmeye bir oğle vakti gittim. Oteli uzaktan gördüğümde başladı kalbim hızlanmaya, lobiden içeriği girdiğimde nefesim duracak gibiydi. Otelde çok tartışmalı restorasyon çalışmaları hala devam ediyordu. Eski filmlerdeki otel concierge’lerini andıran eski püskü masada iri yarı bir adam duruyordu. Etrafa bakabilir miyim diye sordum, “sadece lobi ve şu arkadaki küçük oda müsait” dedi. Lobiyle arka odayı birbirine bağlayan dar ve kısa koridorun duvarlarında kuklalar ve resimler vardı. Kimin bunlar diye sordum, bilmiyorum dedi ve ekledi: “Otelin her yerinde böyle birçok şey var”.  Birkaç fotoğraf çekmeme de müsade eden sevgili görevli, son olarak otelin önümüzdeki Kasım ayında hizmete açılacağını müjdeledi. Bu durumda yine gidilecek, görülecek demek ki.

brooklyn bridge

Brooklyn

Brooklyn’i neden bilmem hep çok merak ediyordum. En çok da köprüsünü! Herhalde izlediğim filmlerden bilinçaltıma kazınmış bir histi bu. Ama gidip görünce bu hissimde yanılmadığımı anladım. Gerçekten görmem gerekliymiş. Brooklyn köprüsü dünyanın en güzel köprüsü değil. Çok daha güzelleri var. San Francisco’daki Golden Gate’i tek geçersiniz mesela. Ancak Brooklyn’in öyle bir albenisi var ki, öyle gizemli öyle keyifli ki, büyülüyor insanı. Bakmaya usanmıyorsun. Üzerinde yürürken kanatlanıp uçmak, sonra dönüp yine konmak istiyorsun. Bir köprü olsam hayatta, Brooklyn köprüsü olmak isterdim. O köprü basbayağı benim.

Brooklyn, New York’un son yıllarda gelişen ve git gide trend olan bölgelerinden. Köprünün hemen ayak ucundaki Dumbo bölgesi, harika Manhattan manzarası, parkı ve feribot iskelesiyle çok keyifli. Uzun bir yürüyüş parkuru, çok havalı caddeleri, bu caddelerde nefis evleri, dükkanları ve sanat galerileri var. Brooklyn Heights bütün bu caddelerin konumlandığı bölge. Williamsburg ise Brooklyn içinde yükselen bir diğer değer. Duvarlarındaki grafittiler, resimler, kafeleri, barları, restoranlarıyla sürprizli, kesinlikle keşfedilmeye değer.

joes-pizza

Joe’nun pizzası, Ed’in ıstakozu

New York tahmin edeceğiniz üzere bir yeme içme cenneti. Irili ufaklı yüzlerce lezzet noktası mevcut. Restoranlar, kafeler, pastaneler, şarküteriler, sosisli sandviç tezgahları…İtalyanı, Uzak Doğulusu, Fransız’ı, Macar’ı…ne ararsanız var. Kendi gibi yeme içme kültürü de bir hayli kozmopolit. Birçok şey denedim. İki şeye çok bayıldım. Biri Greenwich Village’deki pizzacı Joe.

Joe’s Pizza ufacık tefecik bir dükkan. İki sıra tezgahı var. Pizzalar dilimler halinde satılıyor.  Türlü türlüsü var ve çok leziz. Italya’daki pizzacılar gibi salaş, biraz bizdeki Bambi tadında. Duvarları David Hasselhoff’dan Anne Hathaway’e  Joe’nun müdavimi ünlülerin fotoğraflarıyla dolu.

Bir diğer favorim  Soho’da küçük bir ıstakoz restoranı oldu. Ed’s Lobster’da ıstakozlar günlük. Mekan çok sevimli. Istakoz için bir diğer adres ise Chelsea Market’daki Lobster Place. Burayı mutlaka ama mutlaka tavsiye ederim. Çünkü sadece ıstakoz değil aklınıza gelebilecek her tür deniz mahsulü satılıyor. Pişmiş ya da pişmemiş halde. Istakozu kadar hatta belki daha fazla deniz mahsülü çorbaları şapşahane!

met-foyer

The MET

Dünyadaki büyük müzelerin hemen hepsini görmüşlüğüm var.  New York’taki Metropolitan Museum’u (MET) görene kadar, büyük müze diyince Louvre’u, British Museum’u filan sayardım. MET’den sonra artık hiçbirine büyük demeye dilim varmıyor. Ben böyle devasa, böyle içi dışı kalabalık müze görmedim. En çok şaşırdığım pek çok eserin bende daha önce de gördüm hissi yaratmasıydı. Meğer his değilmiş, gerçekten görmüşüm. Rodin’den Picasso’ya pekçokları eserlerini MET için duplicate etmiş. Diğer yandan daha önce hiç görmediğim şeyler de gördüm. Mesela müzenin Okyanustaki küçük adalarda yüzlerce yıl önce yaşamış kabileleri konu alan bir bölümü var. Bir tür etnografya seçkisi. Ağzım açık gezdim. Görseniz, “Meğer dünya nasıl bir yermiş” dersiniz.

New Yorklular MET’i, Avrupa’yı kıskanıp yapmış. Avrupa’da ne varsa bizde de olsun mantığıyla ne var ne yok getirip biraraya koymuşlar ve böylece ortaya dünyanın en akılalmaz müzelerinden biri çıkmış.

New York’ta elbette başka müzeler de var. Bunlardan en çok görülmesi gerekenlerden bir diğeri bir çağdaş sanat müzesi olan Moma. Koleksiyonunun yanısıra havalı mimarisi ve film gösterimlerinden seminer ve konferanslara kesintisiz kültürel aktiviteleri de bir harika. Ayrıca Moma’nın bir tasarım mağazası var. Müzenin hemen karşısında devasa bir tane ve şehrin çeşitli noktalarında başkaları mevcut. Alışveriş yapmayacak olsanız bile, kesinlikle görmelisiniz.

library ny

New York Public Library

Bazı gezginlerin takıntıları vardır. Mesela kimisi önce müze gezer. Kimisi iyi yemek peşine düşer. Kimisi mimariye meraklıdır, kimisi arkeolojik kazı yapar. Bazısı sosyalleşmeyi sever, bazısı park bahçe gezer. Aslında tutkulardır özetle peşine düşülen. Benim tutkum da kitaplar ve kitapların evleri yani kütüphaneler. Her şehirde kütüphane peşine düşerim. New York’ta bugüne kadar gördüklerim içinde en iyilerinden birini buldum. New York Public Library Midtown’da, Bryant Park adlı güzel bir parkın yanıbaşında konumlanıyor. Binanın dışı ayrı içi ayrı güzel. İçinde bir dolu küçük odacığın yanısıra iki dev okuma salonu var. Bu görkemli salonların tavanlarında resimler, ard arda dizilmiş uzun tahta sıralarında okuyan insanlar var. İki kez gittim. Biri oğle saatiydi, diğeri akşamüzeri. Her ikisinde de okuma salonları tıka basa doluydu. Avrupa’da olduğu gibi New York’ta da kütüphaneler işlevini yerine getiriyor belli. Çok zengin bir kütüphane olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Ne ararsanız var. Ayrıca ben oradayken şahane bir de sergiye evsahipliği yapıyordu. İspanyol şair yazar Federico García Lorca’nın New York’ta geçirdiği 9 ayı anlatan bir sergi yapmışlar. Şiirleri, çizimleri, mektupları, pasaportu, kütüphane kartı! Çok güzeldi.

times square

Broadway

New York’tan bahsedip Broadway’i anmamak olmaz. Müzikallerin hemen hepsi Londra’da da olduğundan ben 2 haftalık seyahatim boyunca hiçbirine iştirak etmedim. Bir tek Tom Hanks’in başrolünü oynadığı bir oyuna gitmek istedim, ona da yer bulamadım. Tavsiyem, gitmeden ne var ne yok bir bakın, biletlerinizi ayırtın. Ve hiç izlemediyseniz mutlaka bir Broadway müzikali izleyin.

Times Square ve Brodway, New York’un şüphesiz en ünlülerinden. Işıl ışıl, son derece kalabalık ve turistik buralar.

Broadway’de müzik de var. Çok ünlü caz kulüpler var mesela. Biz New York öncesi rezervasyon yaptırdığımız Birdland’e gittik. Birdland, 1949 yılından bu yana hizmet veriyor ve kendine “dünyanın caz köşesi” diyor. Benim burada bulunduğum akşam sahnede, gelecek vadeden kadın caz vokal sıfatıyla ünlenmiş ve besbelli daha da ünlenecek olan Jane Monheit vardı. Sesi pırıl pırıl kendisi pek güzeldi. Bestelerinin çoğunda imzası olan ve davuluyla ona eşlik eden kocasını ayrıca sevdim.

New York’u baştan sona çok sevdim…Hiç zor değil, bir gün bir parçası olabilirim!

YouTube Preview Image

 

Comments
  1. Undeniably imagine that that you said. Your favorite reason appeared to be on the net
    the simplest factor to be mindful of. I say to you,
    I definitely get annoyed even as other folks consider worries that they
    just do not realize about. You controlled to hit the nail upon the top as smartly as
    defined out the entire thing without having side-effects , other people can take a signal.

    Will likely be back to get more. Thank you