Mozart’ın doğduğu şehir: Salzburg

Alp dağlarının eteğinde, içinden nehir geçen bir şehir düşünün ve kulağınızda Mozart’ın romansı… Yanınızdan bir maestro yönetiminde tıkır tıkır geçip giden faytonlar, daracık sokaklarda gezinen şapkalı ve pardösülü beyefendiler…  eldivenli hanımefendiler.Ve başınızı hafif kaldırdığınızda büyüleyici görkemiyle puslar içindeki Salzburg Kalesi… İşte Mozart’ın doğduğu bu masalsı küçücük Avrupa kentinin adı Salzburg…

Mozart heykelinin de olduğu Mozart Meydanı’ndan geçerek kaleye doğru yol alıyorum önce… 1077 yılında yapılmış kaleden şehre baktığınızda derin bir nefes alma ihtiyacı duyuyorsunuz.  Tuna nehrinin bir kolu olan Salzach, kenti ikiye bölüyor ve her iki yanında da eski şehir dediğimiz meydanlar ve sokaklar, katedraller, etrafında ise yemyeşil alanlar var. fünikülerle çıktığım kaleden yürüyerek iniyorum.

Pek tabii her köşede, her meydanda, her kafede ve hatta her ezgide Mozart var. Mozart’ın anısına 1920’li yıllardan bugüne değin süregelen ve dünyanın en esaslı müzik festivallerinden biri olarak anılan Salzburg Müzik Festivali her sene Temmuz’da başlayıp Eylül’de son buluyor. Mozart’ın doğduğu ev “Mozart’s Geburthouse” ise kapılarını tüm yıl boyunca ziyaretçilere açmış ancak beni, evinden ziyade Mozart Cafe’si daha çok etkiliyor…

Bir diğer etkileyici kafe ise Tomasselli; üçüncü yüzyılını yaşıyor… buralarda içtiğiniz yalnız kahve değil, kimyanızı değiştiren bir şeyler de giriyor bünyeye muhakkak… etkilenmemek elde değil… ellerinde pasta dolu tepsileri taşıyan kadınlar çok hoş görünüyor, mutlaka meşhur Avusturya tatlısı olan Sacher tadılmalı.. Gerçi mutlaka tadın diyorum ama benim kanaatimi sorarsanız şayet, daha da Sacher yemem J

Öte yandan, keşke olsa da şimdi yesem değdim Mozart kugelleri var.. Ama bu o bildiğiniz Wolfgang Amedeus Mozart yazan, kırmızı ya da altın sarısı renkli kugeller değil.1890 yılında Paul Fürst adlı bir şahsın icad edip adını Mozart Kugel koyduğu bu enfes çikolatalar bildiklerinizin aksine gümüş ve mavi yaldızlı kağıtlara sarmalanmış ve kentin ortasında harikulade bir pastanede satılıyor. Salzburg’a gidip de Fürst’de original Mozart kugel yemeden gelirseniz önemli bir ayrıcalıktan mahrum kalmış olursunuz.. Demedi demeyin.

Bu kadar dünyevi meselelerden sonra biraz da öbür taraftan ve oraya gidenlerin mekanı St.Peter’s Cemetery (Aziz Peter Mezarlığı)’den bahsetmek lazım zira es geçilecek gibi değil. Pek çok mezarlık gördüm ancak burayı ilk gördüğümde ne yalan söyleyeyim çiçek bahçesi zannettim.İnsanın üç kul bir elham değil, şarkı filan okuyası geliyor. Hem Mozart hem de Haydn yazılı mezar taşları görüyorum kardeşleri imiş. Salzburgun önde gelen, variyete sahibi ailelerin mezarlarının burada olduğu yazıyor ancak kentte şöyle bir gün geçirince varlıklı olmayan insan var mı acaba diye de düşündürüyor. Kısaca bizim memlekette olmayan her şey mevcut Salzburg’da derken karşıma iki tane harikulade salkım söğüt çıkıyor, ve ben memleketim memleketim diyerek yavaştan terk ediyorum Salzburg’u.

Bu arada müthiş bir romantizm hakim olduğu için şehirde, yanınızda teyzeniz dahi olsa öpmek istiyorsunuz, haberiniz olsun, yalnız gitmeyin. Ve hatta hala tavlayamadığınız bir kız varsa sayın beyler, tutun kolundan ve onu Salzburga götürüp birkaç saat süre verin… Tabii siz de her şeyi Mozart’a ve Salzach’a bırakıp armut toplamayın. En azından şık bir şapkayla reverans yaparak yol verin aşkınıza…