Masal gerçeğe dönmeye başladığında…

Bu yazıyı 3 Haziran’da yazdım. Gezi Parkı direnişinin ilk fırtınasının dindiği gündü sanırım. Olan biten inanılmaz olaylar bana böyle bir masal yazdırdı. Geçen süre içinde öyle şeyler yaşadık ki tüm Dünya aynı benzetmeyi yapmaya başladı maalesef. Bir de insanlara “korkmayın bir şey yapmayacağız” deyip bir araya toplayan ve tüm güçleriyle yüklenen, saldıran öyle bir otorite var ki film o noktada hepimiz ve Dünya için koptu ve çirkin masal gerçeğe dönmeye başladı. Bir kez daha o masalı hatırlamakta fayda var…

‘Bir zamanlar Avrupa’nın yukarılarında oldukça büyük bir ülke varmış. İlk büyük savaştan yenik çıkıp sınırları daraltılan, ordusu küçültülen ve onuru kırılan… Sonra buhranla geçen yıllar içerisinde bir kurtarıcı ararlarken, ufak tefek “badem bıyıklı” çok ama çok heyecanlı ve “dayı dayı” konuşan bir adam çıkagelmiş aynı dili konuşan başka bir ülkeden. Bir anda “toplumun büyük kısmı” ona hayran oluvermiş. Gür sesiyle bağıra çağıra heyecanla ülkeyi kurtaracağından ve tüm dünyanın lideri yapacağından bahsetmeye başlamış. Bu kocaman ülkenin kırmızı yanaklı sağlıklı sarışın kızları erkekleri, okumuş insanları, sanayicileri herkes “işte aradığımız adam geldi” diye sevinçle onu bağırlarına basmışlar ve ülkelerinin yönetimini “herkesin faydasına olacak bir seçimle” ona vermişler. Başlangıçta her şey çok iyi gitmiş. Ülkenin verimli toprakları işlenmiş, ineklerinin sütü sağılmış, “milli içkileri” olan nefis birası bolca üretilmiş ve afiyetle içilmiş, ekonomisi hızla gelişmiş, parası her gün değer kazanmış.

Ama bir gün bazı şeyler değişmeye başlamış. Bu harika lider başka başka şeylerin peşine düşer olmuş. Halkını takip ettirmeye herkesi fişlemeye başlamış. “Gizli polis” örgütü diye bir şey kurmuş. Sadece kendisini korumakla görevli özel askeri birlikler oluşturmuş. Onun gibi düşünmeyen insanları trenlere koyup büyük büyük kamplara göndermiş, bir daha da onlardan haber alınamamış Geçmişte onu küçük gören herkesten intikam almak ister olmuş. Giderek gözünü tüm dünyayı yönetme hırsı bürümüş. Herkesi askere almış, kocaman bir ordu kurmuş, deli gibi silah üretmiş, etrafındaki “kasap, manav, terzi, fırıncı” gibi eşini dostunu ve dalkavuklarını büyük yetenek ve eğitim gerektiren işlere “yönetici, bakan, general veya mareşal” yapmış. Sonra da başlamış komşusu olan tüm zavallı ülkelerin işine karışmaya, en sonunda da saldırıp ele geçirmeye! Başkomutan olarak da kendini ilan etmiş. Ayrıca ülkesinin tüm askeri, ekonomik,” imar”, “otoyol yapımı”v.b  planları onun onayından geçer olmuş.

nihatodabasi

Başlangıçta gene işler çok iyi gitmiş. Saldırdığı her zavallı ülkeyi güçle, hileyle ele geçirip kocaman bir imparatorluk kurmuş. Ama dedik ya hırsı bir türlü geçmiyor, hep daha fazlasını istiyormuş. Ama gün olmuş devran dönmüş ve işler tersine gitmeye başlamış. Ordusu, askeri, polisi güçten düşmüş.  İnsanları, halkı artık eskisi kadar” söylediklerine inanmaz olmuş”. İstedikleri olmayan ve her geçen gün daha da paniğe kapılan “büyük önder” giderek daha da saldırganlaşmış. Herkesi “tutuklatmaya, hapislerde süründürmeye” ve işkenceye başlamış.

Sadece onun emirlerini yerine getirmeye programlanmış ruhsuz polisleri gün be gün daha da acımasız bir hale gelmiş, her dediğini yapar olmuş. Sonra işler daha da kötüye gitmiş. Ordusu yenilmeye ve ele geçirdiği tüm ülkeleri birer birer elinden kaybetmeye başlamış. İktidara geldiği “on yıl” öncesine göre o kendinden emin, güvenli ve vakur hali gitmiş, yerine saçı sakalı ağarmış elleri, sesi titreyen çökmüş bir ihtiyar gelmiş. Ordusu tükenmiş, zavallı halktan seçtiği eli silah tutan herkese “üniforma” giydirip “halk tümenleri” adını takıp sokaklara salmış. Bu arada bu önderin Avrupa’nın daha sıcak taraflarında çizme şeklinde bir ülkeyi yöneten ona çok benzeyen bir arkadaşı da varmış. Onun işleri daha da kötü gitmiş ve bu masalda anlatmak istemediğimiz bir sonla hayata veda etmiş. Çok değil birkaç ay sonra da bu bizim büyük önder sığındığı sığınağında iyice aklını kaçırıp, “hayaller görerek” dünyamızdan göçmüş gitmiş.  Ülkesini ve dünyanın yarısını da peşinden sürükleyip mahvetmiş…

Sonra tarih içinde onun yöntemlerine özenen pek çook yönetici ülkelerini böyle yönetmeye çalışmış ama sonu hep hüsranla sonuçlanmış.  Çünkü hiçbir halk özgürlüklerini, yaşama tarzlarını ve en temel yaşama haklarını sınırlayan veya tamamen ortadan kaldıran böyle yönetici ve yönetimlerine hiiiç boyun eğmemiş. Halklar böyle yöneticileri ve yönetimleri zor da olsa, yıllar da sürse  bir şekilde daima sırtlarından atmışlar ve mutlu mesut kardeşçe ve en önemlisi de “özgürce” yaşamışlar.’

Kalın sağlıcakla her türlü baskıya, haksızlığa mertçe boyun eğmeden direnen herkes… Tencere, tava, korna, sosyal medya, çiçek, börek fark etmez…

Yazının görselini Nihat Odabaşı’nın yaşanan rezaleti özetleyen tek bir karesi ile değiştiriyorum. Söylentiye göre “Yunanistan atmayın artık gaz biz mahvolduk.” demiş!  Düşünün İstanbul’un Ankara’nın İzmir’in halini…