LOTR Diaries 3: Mümakille şaka olmaz!

Efendim The Lord Of The Rings serisi ile ilgili maceralarımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz: Kralın Dönüşü ya da nam-ı diğer ROTK ya da The Return Of The King…

Zarlar çoktan atılmış, Tek Yüzük Frodo ve Sam tarafından Hüküm Dağı’na atılmak üzere halen taşınmakta ama son çok yaklaşmış. Sauron ve orduları son vurucu darbelerini yapmak için tüm güçlerini birleştirmişler. Orklar, Uruk-Hai’ler ve diğerleri…

Bizim ekip de ise durum şöyleydi. Artık bu gişe canavarlarını idare etmeyi tam anlamıyla öğrenmiştik. Gelen giden materyallerin idaresi, kullanımı, gazete ilanları için gelen envai çeşit görselin düzeni, seçimi v.b. tıkır tıkır işliyordu. Ancak şöyle bir tedirginlik de vardı hafif. Bu hikâyenin son filmiydi –o zaman için- ve kitaptan bildiğimiz kadarıyla görkemli savaşlar, kahramanlık öyküleri v.b. içeren muhteşem bir final olacaktı. Dublaj sorunsuz yürüyordu çünkü ilk iki filmde tüm kast ve aralarındaki kimya oturmuştu. Ne tarz bir epik seslendirildiği herkes tarafından tam anlamıyla sindirilmiş, neredeyse artık herkes tarafından sadece işin zevki çıkarılıyordu.

Fakaat konu Yüzüklerin Efendisi gibi görkemli ve inanılmaz detaylı bir proje olunca, her şeyin son dakikaya kadar sorunsuz gideceğini beklemek safdillik başka bir şey olmazdı. Nitekim son filmde sorunlar da sonda ortaya çıktı nedense. Bu arada üçüncü filmde bana epey bir iş düştüğünü söylemem lazım. Filmin sanırım vizyonundan önceki son haftaydı. Altyazısı hazırlanmış bir kopyayı diğer kopyalara altyazı basılmadan önce kontrol etme görevi bana verilmişti. Benim gözden kaçıracağım bir hata, yapılacak bir harf hatası v.b. kalan yüzlerce kopyaya yansıyacak demekti. Fono Film’in Sultanahmet’teki binasında, küçücük bir ekranda herkesin beklediği büyük filmin son halini teknik adamlar dışında ilk kez izleyen bendim sanırım.  Ama ne küfür ettiğimi anlatamam. Neden mi? The Lord Of The Rings hadisesi başladığından beri herkes gibi benim de deli gibi beklediğim final bölümünü, dev ekranda gümbür gümbür Dolby Digital seyretmek yerine, köy kavesinde çekirdek çitleyen dayılar gibi izlemek zorunda kaldığım için tabii ki! Bu arada Fono’dan bir arkadaş da bana eşlik ediyordu. Toplam dört gözle her altyazıyı harf harf pause-play tuşuyla kontrol ederek filmin iyice içine ettik. Bu arada arkadaş ara sıra bazı altyazılara atlıyordu. Şöyle ki:

-Aha “fül” yazıyor “fil” olarak düzeltin Orhan Bey. (Tolkien’in birebir Türkçe çevirisinde o coğrafyada yaşayan hayvanın adının fil değil fül olması gerekiyor.)

-Yok abicim orijinali öyle.

-Nası ya olur mu öyle şey fil işte abi ekrandaki düpedüz.

-Kalsın böyle, doğru o…

-Peki, siz bilirsiniz (İnanmadı)

Üç saatlik filmin kare kare kontrolü neredeyse bir tam gün sürmüştü. Akşam olduğunda gözlerimin önünde füller, mümakiller, süvariler, orklar uçuşuyordu. Gariptir o seyri kafamdan silmeyi başarmıştım. Zira filmi hakkıyla izleme zevkimi sinema gösterimine saklamak istiyordum.

Sonrasında filmin vizyonundan önce sektördeki yakın arkadaşlara, filmin gösterileceği sinema sahiplerine, yakın eşe dosta çok özel bir seans yapma kararı almıştık. Feriye Sinema’sında Perşembe akşamı normal gösterimler bittikten sonra gece yarısı filmi gösterme kararı almıştık. Burada güzel bir anımı aktarayım. Çok sevdiğim bir kız arkadaşım filmin deli fanıydı. Kitapları okumuş, ilk iki filmi hatmetmiş artık dört gözle finali bekliyordu. Erkek arkadaşıyla bir olup ona bir sürpriz yaptık. Tekirdağ’dan İstanbul’a geldiler başka bir sebeple. Sonrasında da günü geçirtip akşamına bir bahaneyle onları Feriye’nin kafesine getirdik. Niye geldik gece vakti buraya falan derken bombayı patlattık. Tüm Türkiye’den önce bir salon dolusu davetliyle filmi izleyeceksin deyince hüngür şakır ağladığını hatırlıyorum.

Neyse gösterim başladı her şey olağanüstü gidiyor ama derken o da ne! Filmin sesi boğuklaşmaya başladı. Gidiyor geliyor ses. Teknik olarak ses Dolby Digital’e giriyor çıkıyor Dolby’e düşüyor. Gösterim bitti tebrikleri kabul ediyoruz ama bilen kulaklar acaba tüm kopyalar mı sorunlu diye gergin. Sonrasında o kopyaya ya da sinema makinesine has bir sorun olduğunu anlayıp derin bir oh çekmiştik.

Ve vizyon… Yıllardır tüm dünyanın, Türkiye’nin, filme emeği geçen herkesin ayrı bir beklediği an gelip çatmıştı.  Film vizyona girdi. Sonuçları bekliyoruz ama bazı salonlardan gelen garip haberler var. Bazı salonlarda filmin kısımlarının bazıların ikişer tane olduğu haberleri geliyor. Bu şu demek: Filmin mesela 20.dakikasından 40.dakikasına geçmesi gereken bobin yerine filmin tekrar 20.dakikası geliyor ardında. Bildiğiniz karabasan bu o dakikada.  Tam olarak hatırlamıyorum ama sanırım aramızdan biri Almanya’ya uçtu ve hatalı kısmın masterini çantayla getirdi. Sonrasında sabaha kadar stüdyoda problemli kısmın gerektiği kadar çoğaltımı, altyazısı yapılıp ertesi sabah salonlara yetiştirilmişti. Büyük kabustu gerçekten.

Sonrasında hepimiz derin bir oh çekip bu gerçekten büyük projenin bitmesini -aslına bakarsanız biraz da buruk bir şekilde- kutlamıştık. Çünkü filmler, Frodo,Sam, Aragorn, Arwen, Gandalf ve kalan tüm karakterler üç yıldan uzun bir süre boyunca, hemen her gün hayatımızın içindeydiler ve  neredeyse onun bir parçası olmuşlardı.

Filmlerin sinema vizyonlarından sonra ben ve arkadaşlarım serinin DVD versiyonlarının üretilmesi için de zorlu günler geçirmiştik. Özellikle 11 tane Oscar aldıktan sonra iyice göz önüne çıkan Kralın Dönüşü’nün DVD’si için gerekli tüm işlemleri ben tek başıma yürütmüştüm. Bazı günler çok küfür ettiğimi söylemem lazım burada tekrar!

Sonuç olarak onların da hakkını kelimenin tam anlamıyla vererek üretmeyi ve dağıtmayı başararak olaya son noktayı koymuştuk.

Şimdi hikayenin başı The Hobbit’i seyretmek için sadece biletimi ve mısırımı alıp Feriye Sineması’na gideceğim. Bunu hak fazlasıyla hak ettiğimi düşünüyorum…