Kötülüğün sıradanlığına itirazımız var!

collageHannah Arendt, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Kudüs’te yargılanan Nazi subayı Eichmann’ın duruşmalarını izler ve “Kötülüğün Sıradanlığı Üstüne Bir Çalışma: Kudüs’teki Eichmann” kitabını yazar.

Kitapta Arendt’in üzerinde durduğu bir kavram vardır: kötülüğün sıradanlığı. Eichmann’ın savunması, yaptığının Alman hukuk sistemine göre suç olmadığı, görevine itaat ederek kendisine verilen emirleri uyguladığı üzerinedir. Kendisine verilen emri sorgulamaya, düşünmeye, vicdanen tartmaya gelince sıra, savunmasında kendini göreviyle iyice hiçleştirmiştir:

‘‘Ölü yıkayıcının elindeki bir ölü kadar itaatkâr olduğu” benzetmesiyle görevine bağlılığını vurgulayıp, olanlardan dolayı suçluluk duymadığını savunmuştur.
Kötülük, Eichmann için işte bu kadar basit bir denklemle açıklanacak kadar sıradandır.
(Tarihin en korkunç deneylerinden Miligram Deneyi de verilen emirlerin, sorgulanmamış bir görevin içerdiği kötülüğü nasıl kolaylıkla raydan çıkarabildiğini gösterecektir.)

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana çok şey değişti, aynı acılar tekrar yaşanmasın diye insan hakları pek çok belgeyle koruma altına alındı. Ama ne yazık ki nafile. Gözü dönmüş kötülük, kendi vicdanını bile hiçe sayıyor; kendi vicdanını ezip geçen insan için hak, hukuk nedir ki neticede…

ap_taksim_park_turkey_protest_fireworks_thg_130611_wmainBaşka bir zaman olsa bu kitabı uzun uzun yazardım. Ama şimdilik kısa keseceğim. Kötülüğün sıradanlığını anlamak için Arendt’in kitabını sindire sindire okumanızı tavsiye ederim. Ama kötülüğün sıradanlığını en gerçek haliyle en kısa zamanda görmeniz için sıcağı sıcağına yaşananlara yönlendirebilirim. Ama çok üzgünüm ki açın TV’ye bakın, gazeteleri okuyun, büyük medya kuruluşlarının haber sitelerini takip edin diyemeyeceğim. Oralarda pür bir arsızlık var, şimdilik bu yazıda aradığımız o değil. (Farklı bir şey yazacak değilim, yazacaklarımı da iki haftadır yaşıyoruz zaten) Kötülüğün sıradanlığını anlamak için yıllar yılı güvenlik adına yapılanları ama özellikle son iki haftayı gözden geçirmek, sokağa bakmak, sosyal medyaya kitlenmek yeterli: Evet, evet orada, tam olarak karşınızda adına devlet denen bir adam, dilleri vicdanla bağlantıyı koparmış emir kulları ve iradeden yoksun binlerce polis belirecek. Takım elbiselilerin ağzı ishal olmuş; oluk oluk kin aktı ve akmaya devam ediyor. Üniformalılar görev gereği vurdu, ezdi; gerekirse diye yeniden yapmak için bekliyorlar hâlâ…

Görünen o ki aralarından biri bile bir an düşünmedi “ben ne yapıyorum?” diye.

Sahi, sen ne yapıyorsun? Ve yaptığın şeyi neden hiç sorgulamıyorsun?

Sormamakla sıyrılamazsın ama. Senin bunu sormaman, ne yaptığın gerçeğini değiştirmiyor. O kendi kendine soramadığın sorunun cevaplarını biz biliyoruz, çünkü şiddetiyle biz nefessiz kalıyoruz. Her tehditkar açıklamayla, atılan her gaz bombasıyla, o ellinizde kalan tek güç olan şiddeti erdem yoksunluğunuzla dayattığınızda alıyoruz o an ne yapmakta olduğunuzun cevaplarını.

Sen sokaktaki köpeğine, parktaki ağacına, köyündeki deresine, bedenindeki bacak arasına, diline, dinine, eline, koluna, değerlerine, çocuklarına, çocukluğuna, geçmişine, geleceğine, sevgisine, sevincine, direncine, emeğine, birikimine, kadehine, Allah’ına, kutsal bildiği her şeye bulunan her fırsatta müdahale edilmesine “YETER” diyenlere acımadan vuruyorsun. Adına da utanmadan görev diyorsun. Kinden tıkanmış şuurla daha da ileri gidip demokrasi bile demeye cüret edebiliyorsun.
Oysa farkında bile değilsin, bir kere insan olmanın kutsallığı görevle, emirle hareket etmekle bağdaşmaz. Her şeyden önce varlığına hakaret ediyorsun. Sen bize vurdukça, kendini yok ediyorsun. Elindeki gazla zehirlemek istediğin beden değil, haktır. Yaşama hakkıdır, iradedir, vicdandır, fikirdir. Güçten çok daha kıymetlidir.

130611144644-20-turkey-0611-horizontal-galleryMesela A. Camus, Düşüş’te senin gibilere, Nazilere ithafen “İnsanın karakteri olmadı mı, bir yöntem bulması gerek.” der…

Okuduğum günden beri arkasında durduğum bir cümledir bu benim. Aklımdan hiç çıkmadı, çıkmayacak. Ama sayende bugün biraz saçma buluyorum açıkçası.

Fiziken et ve kemik olarak görünen “insan” dediğimiz şeyin kriteri öncelikle “irade” ve “vicdan” sahibi olmaktır ne de olsa. Bunlardan yoksunsan daha neyin karakterini sorgulayalım? İnsan olma yolunun hangi ayrımında bunlardan feragat ettin bilemiyorum. Elinde güç diye tuttuğunu sandığın o utancı gördükçe yoksunluğuna çok üzülüyorum. İnsan görüneni insan sanmanın korkunçluğundan artık kaçamıyorum, iki hafta boyunca bilfiil gördüklerim gerçek mi diye hâlâ ayırt edemiyorum.

Ama ne kadar sıradanlaşırsa sıradanlaşsın, bu kötülüğü kabul etmiyorum, etmiyoruz.

Sokaktayız; size, ağaçları kesmenize, her fırsatta varlığımıza müdahale etmenize, ama en çok da kötülüğünüze itiraz ediyoruz. Yürüdük, koştuk, bağırdık, zehirlendik… Şimdi ise sadece duruyoruz, saatlerce ve her yerde. Neyi nasıl yaptığımızın bir önemi yok aslında. Çünkü omurga bellediğimiz tek bir şey var: sizin o meşru kabul ettiğiniz şiddet ve kötülüğün sıradanlığına, ikisine de uymadan itiraz ediyoruz sadece.

Her şeyin bir miadının olduğunu biliyoruz. Zalimin gücü de bir yere kadar.

YouTube Preview Image