Kitap tozu yutmak lazım

Kafamda hiçbir şeyle bilgisayarın başına oturdum. Saat Pazar akşamı 22:32… Cumartesi kızımın doğum günüydü. Zorlu ve yorucu geçen bir günün ardından sabah 7’de kalkıp kitap depomuzu taşımaya gittim hamal ekibiyle beraber ve akşam sekizde döndüğümde halen taşınması gereken bir kamyon mal olduğu gerçeği, sevk edilmesi gereken bir miktar kitap olduğu gerçeği ve yıllanmış küflü kitap tozu dolu ciğerlerle eve döndüm.  Bu tozu geçtiğimiz Ağustos ayından beri pek çok defa daha yutmuşluğum var bu arada.

Bu toz yutma işi üniversite yıllarından bir hikâye hatırlattı. Yüksek lisans tezi yazıyordum. Mimar Sinan Üniversitesi Sanat Tarihi ve Arkeoloji bölümünü bitirmiş üzerine İTÜ’de Mimarlık Tarihi okuyordum. Babam yüksek mimardır. Bir nevi aile yadigârı bir yolu takip ediyordum o yıllarda. Tez hocam sevgili Prof.Dr.Afife Batur’du. Sertab Erener’in şarkısındaki gibi “Zor kadın” olduğu efsane gibi okul koridorlarında biz yeni tez öğrencilerine fısıldanıyordu.  Sonradan Afife Hanım’ın ne kadar iyi bir hoca olduğunu bizzat yaşayarak görme fırsatını elde ettiğimi söylemek boynumun borcudur. Tabii ki işini gerektiği gibi yapan tüm öğrencilerine karşı…

Neyse ben de tez konusu olarak kafamda bir yapı seçmiştim: 1869-1871 yılları arasında Ermeni asıllı saray mimarı Sarkis Balyan ve kardeşi Hagop Balyan tarafından inşa edilen Aksaray Pertevniyal Valide Sultan Camisi… 19.yüzyıl Osmanlı mimarisini beğenen bir mimarlık tarihçisi olarak yapıyı kişisel olarak beğenmiş ve incelemeye değer bulmuştum. Zira şöyle bir tezim vardı: Yapı aslen bir cami olarak değil saray yapısı gibi tasarlanmıştı. Neyse teknik konularla sizi sıkmayacağım. Tez görüşmesi için Afife Hanım ile görüşmeye gittim. Merhabalaşıp tanışmıştık. Sonra bana tez için ne düşündüğümü, konu seçip seçmediğimi sormuştu. Ben de yukarıda bahsettiğim yapıyı seçtiğimi söyledim. Hafifçe bir gülümsediğini ve hayal meyal “güzel seçim” dediğini hatırlıyorum. Sonraları bu gülümsemenin sebebini çok iyi anlamıştım. Seçtiğim yapı alanında en az incelenmiş yapılardan biriydi ve hakkında referans kabul edilebilecek 1950’lerde yazılmış tek bir tez vardı. O da efsane gibiydi. Tek bilinen İstanbul Üniversitesinde olması gerektiğiydi. Mimar Sinan Üniversitesinde hocam olarak derslerime de giren Sayın Prof.Dr.Oktay Aslanapa’nın İstanbul Üniversitesindeki odasında bulunan tez kütüphanesinde böyle bir tezin olması gerektiği söyleniyordu.  O tezi bulmalıydım zira tez konumu almamın üzerinden altı ay geçmesine karşın elimde hiçbir şey yoktu! Sanki Aksaray semtinin ortasında dikili duran bu ihtişamlı yapı hiç var olmamış gibiydi…

Babam Namık Kemal Meriç de benden kırk yıl önce Mimar Sinan Üniversitesi’nin Sanayi-i Nefise Mektebi olduğu yıllarda Oktay Bey’den tez konusunu almış ve evlilik, hayat gibi meselelerle tezini yarım bırakmış bir yüksek mimardır. Babamla beraber Oktay Bey’den randevu almış ve efsane kayıp tezi bulmak için odasına ulaşmıştık. Biraz sohbetin ardından arama iznimizi alıp kâh merdiven tepesinde kâh  alt raflarda yerde sürünerek benim tez konum hakkındaki tek referansı araştırmaya başlamıştık. İki buçuk saat sonra artık ağlamak üzereyken aynen filmlerdeki bir sahneyle tezi buldum! Umudumu tamamen kestiğim anda en alt rafların birinde en az bir parmak kalındığında tozla kaplı bir iki tez bulmuştum.

En altta adı dahi okunmayan bir tezi elime alıp adını okuyabilmek için üflediğimde, kalkan tozdan önce ciğerlerimin tıkanıp gözlerimin yaşardığını sonra da sulanmış gözlerle tezin kapağında altın yaldızla yazılmış adını okuyabildiğimi hayal meyal hatırlıyorum: Aksaray Pertevniyal Valide Sultan Camisi… Indiana Jones filmlerinde değerli bir taşı, yazmayı ya da haritayı ele geçiren Harrison Ford gibi hissetmiştim kendimi. Büyük sevincimi doya doya yaşadıktan sonra başka bir problemin çözülmesi gerekiyordu. Tezi bulmak için saatler harcadığım kütüphane odası, okulla birlikte kapanıyordu ve kapanmasına bir saatten biraz daha fazla zaman vardı. Ve tezlerin fotokopilerinin çekilmesi yasaktı sayın okuyucu! Geriye tek bir seçenek kalıyordu: Yazmak… Eski zamanlarda Osmanlı saraylarındaki yazmanlar ya da el yazması çoğaltan ustalar gibi (ama emin olun berbat bir yazıyla) koca tezi kâğıda aktarmıştım! Gerçekten insanüstü bir gayretti ve kolumun yazmayı bitirmeye yaklaştığımda kopacak gibi ağrıdığını gün gibi hatırlıyorum.

Sonuçta ne mi oldu? Daha sonraki araştırmalarımda başka bir yazının konusu olabilecek bir tesadüfle caminin ceylan derisine yazılmış orijinal yapım defterlerine ulaştım! Eski Türkçe’den tercümelerini Oktay Bey’in de yardımlarıyla yaptıktan sonra gerçekten hiç yayımlanmamış bilgilerle zenginleştirdiğim tezimi (ki bunlar arasında caminin açılış töreni sırasında kesilecek kurbanlıkların hamamda yıkanma bedellerine ait kayıtlar da vardı) gururla teslim etmiş ve Sayın Afife Batur’dan A++ alarak okulu bitirmiştim.

Niye mi anlattım bu kadar şeyi sizlere? Bu gün yuttuğum kitap tozlarının bilgiye ulaşmanın bundan on-onbeş yıl öncesine kadar ne kadar zorlu olduğunu bana bir kez daha hatırlatmış olması… Ancak bir taraftan da benim bu yazıyı yazarken kullandığım özel isimlerin v.b. doğru olup olmadığını anında  internetten kontrol etmemin bana hissettirdiği ironinin hiç sizin başınıza gelip gelmediğini merak etmem…

Saat 23:57 ve artık bir yazım var yarına. Yorgunluktan da gözlerim kapanıyor ve uyku beni çağırıyor.

Comments
  1. gurcansarı

    istanbululn daha hiç araştırılmamış nice yeraltı hazinelerinin olduğunu ( üstüne bina yapılmış. bilerek veya bilmeyerek ortadan kaldırılmış veya unutulmuş) oradan buradab duyduğum söylenti denebilecek şeylerden biliyorum. yeraltı tünelleri. ayazmalar. depolar. saraylar vs gibi. nüye bunların ciddi ve kapsamlı olarak araştırılmadığını ise hiç anlayamadım.
    elin oğlu iki romanla nerdeyse tüm dünyaya romadaki kiliselerin. çeşmelerin ve heykellerin tarihçesini ezberletirken bizim böyle bir kaynağı heba etmemiz gerçekten çok ilginç.
    en büyük ümidim bir gün bunların araştırılıp ortaya çıkarılmaları ve haklarında roman, film, dizi falan yapılarak dünyaya tanıtılmaları.
    umarım bir gün gerçekleşir. sizin gibi araştırmacı insanlardan umudumu hala kesmedim.

    • Orhan Meriç

      Sevgili Gürcan,

      Öncelikle umudunu kesmemene çok sevindim. İstanbul’un pek çok gizli hazinesi olduğu doğru. Şu an sana bu cevabı yazmakta olduğum ofisimin en altında da ucunun nereye gittiği bilinmeyen bir tünel buldu fayans ustası geçenlerde :-) Öncelikle arkeolojide benim çok sevdiğim temel bir kural olduğunu söylemem lazım: Koruyamayacaksan çıkarma. Yani bir eseri hakkıyla koruyup sergileyemeyeceksen toprak altından çıkarmamalısın. Tünellerin turizme açılması şu demek: Her eline kazmayı alan define arar! Şu an Yenikapı’da metro kazıları sırasında ortaya çıkan Bizans’ın en büyük limanı olan Theodosius Limanı kalıntıları arasında bulunan 30 farklı geminin ahşap omurgalarını kurtarabilmek için çok ama çok zorlu işlemler yapılıyor. Ama tanıtım konusunda söylediklerine aynen katılıyorum. Elin oğulları yıllardır piramitlerle, Trevi Çeşme’siyle, Indiana Jones’taki Petra şehriyle v.b. uygarlıklarını çok iyi satıyorlar dünyaya, biz henüz çok zayıfız maalesef.

  2. OZLEM ERIS

    Gıpta ettim. Blog sahibi olasım geldi:)

    • Orhan Meriç

      Size yazı yazdırmayı düşündürecek kadar yazımı beğenmenize çok sevindim Özlem Hanım :-)