Kırmızı ruj meselesi

1Türkiye bundan yıllar önce ‘Turquality’ diye bir hareket başlattı. Gayet iyi niyetle başlatılan bu hareketin amacı Türkiye’den günün birinde en az 10 dünya markası çıkartmaktı. Türkiye, üretim gücüyle gelişmekte olan ülkeler liginin üst sıralarında yer alan bir ülke olarak bu hedefine ulaşmakta hiç de zorlanmayacaktı. Zira artık Coca Cola gibi dünya devi bir global markanın en tepe yönetimine Türkiye’den bir isim oturmuşsa, kendi topraklarında doğmuş bir şirketi global bir şirkete dönüştürmesi hiç de zor değildi.

İşte o markalardan biriydi az sonra bahsedeceğim ve sizin çok iyi bildiğiniz o marka…Dünyanın pek çok noktasına uçan, hizmet kalitesiyle birçok iyi havayolunu geride bırakan, güzel ve kibar hostesleriyle göz dolduran bir marka olarak, o 10 marka içinde yer alması işten bile değildi O’nun. Zira dünyanın birkaç ünlü futbol takımının resmi sponsoru olunca “Tamam” dedik.

Hadi itiraf ediyorum, bir Alman arkadaşım, “Nürnberg’in de sponsoru olsa keşke” dediğinde içimden saçmayla karışık azıcık gurur duymuştum. Zira ne de olsa yıllardır “Çin malı” gibi algılanan bir ülkenin topraklarından geliyordum. Havayolu gibi iddialı bir alanda bir Avrupalı’dan bu cümleyi duymak  gururumu okşamasından öte, nereden baksan iyi birşeyler yapıldığını gösteriyordu açık açık…

Sonra hafızaları biraz zorlayınca aslında pek de global bir markaya yakışmayacak olaylar geldi zihnime. Apronda deve kesmeyi geçtim hadi o eskidi. Ne de olsa hafızası zayıf olmayı seçen bir ülkenin DNA’larını taşıyordum. Ya da o şekilde bir hayat biçilmişti bana.

Ancak herşey gözümün önünde oluveriyordu. Bir dakika, bir dakika… Ne de olsa ben de bir emekçiydim ve kayıtsız kalamazdım yaşananlara ya da kalmamalıydım! Haksız yere işten çıkarmalar da neyin nesiydi global bir şirket olma peşinde koşan bir havayolunda? Sorgusuz sualsiz, haksız hukuksuz, “biz dedik oldu” diyerek yüzlerce insanı kapı önüne koymak da ne demekti?

3Sonrasında yapılan sessiz grev ne demek oluyordu peki? Gideceğiniz yer yurtiçi uçuş bile olsa saatlerce ekranda görünen rötar yazısı da neyin nesiydi? Üstelik iki katı bilet parası ödemişken? Bu niye fiyat açısından nispeten daha uygun sayılabilecek bir havayolunda olmuyordu da o şirkette oluyordu sadece? Ve niye biz bunu tesadüfen öğreniyorduk ki aslında bu rötarın uçuş ekibinin yürüttüğü sessiz  bir eylem olduğunu? Dünyanın her yerinde eylem olurdu da, bu kadar gizli saklı yapılır mıydı?  Dünyanın hangi ülkesinde görülmüştü bu derece sessiz ama derinden yürütülen ebir ylem? Üstelik önünde demokrasi, cumhuriyet gibi sözcüklerle yönetildiğini iddia eden bir ülkede?

Yutkuna yutkuna izledik tüm bunları. Sonra, önümüze modanın öldüğü mü dersiniz, zevksizliğin varabileceği en son nokta mı dersiniz, yoksa nabız yoklayarak bizlere yine sessizce dayatılmaya çalışılan bir giyim tarzı mı dersiniz onu pek bilemedim ama yeni hostes kıyafetlerini sürüverdiler. Güya basına sızzdırılıvermişti ve bunlar henüz “seçilmemiş” kıyafetlerdi. Ancak atlanan birşey vardı. Bunlar bizzat beğenilmiş ve bizler sesimizi çıkartmasak pekala yine sessizce kabul görüverecek kıyafetlerdi. Sesimiz biraz çıkınca yine sessizce kaldırıleverdiler tedavüleden o kıyafetleri…  Yutkunduk…

Feshane şenliğini uçakta yaşamak isteyenler, aynı uçakta bu ‘zevki yaşamak istemeyenleri’ unutmuş olacaklar ki, bir de bazı yurtdışı uçuş noktalarına alkol yasağı getiriverdiler. Yutkunduk…

Yutkunmakta zorlanmaya başlamıştık artık. Keza önümüze konan lokmalar boğazımıza büyük gelmeye bizi boğmaya başlamıştı. Çünkü hepimizin birbirimize ve asıl olarak kendimize sorduğumuz soru şuydu: “Tüm bunlar ne demek oluyordu ve sebebi neydi?”  Hani biz global olma yolunda bir şirkettik? Hani bizi dünyanın en iyi havayolu şirketlerinden biri seçmişlerdi ve bu aileye üye olan her bir şirketle uçtuğumuzla bilmem kaç bin puan mil kazanıyorduk? Kendi içimizde yaşananlarla dış dünyaya verdiğimiz fotoğraf neden bu kadar zıttı? Yutkunduk…

Önümüze tamamen oldu bittiyle servis edilen bu hizmet çok sakat bir zihniyetin habercisiydi aslında. Bilmiyorduk. Belki biliyorduk da yutkunmaya devam ediyorduk. Daha neler olacaktı merakla bekleniyordu ki bir anda zıııınnnnnkkkkk işte geldi. Kırmızı ruj bir anda yolculardan gelen şikayet (!) üzerine o havayolunda yasaklanıverdi. Neden mi? ‘Bazı’ beylerimizi ‘rahatsız ettiği’, haydi söyleyivereyim ‘tahrik ettiği’ gerekçesiyle…. Kırmızı nereden baksan seksi bir renk, kabul. Hostesler nereden baksan özenle seçilmiş kızlar.

2Ancak sana yiyecek içecek servisi yapan bir görevli, seni bu kadar tahrik ediyorsa be adam, dünyanın herhangi bir ülkesine adım attığın zaman kırmızı rujlu bir kadın görünce üstüne yorgan mı atacaksın? Ya da yakacak mısın? Ya da “kırmızı ruj sürmek bu ülkede derhal yasaklanmalı” diyerek derhal o ülkenin gerekli mercilerine mi çıkacaksın? Zira savunduğun ideoloji bu değil mi? O zaman “ateş düştüğü yeri değil, tüm dünyayı yakmalı” diyebilecek misin yoksa “Bunlar zaten yabancı, hafif meşreptir” diyerek ikiyüzlülüğüne devam mı edeceksin?

Hadi o ülkede kırmızı rujlu bir kadın  görmedin diyelim (ki umarım görmezsin) ? Ya uçaktaki yolculardan biri eskaza kırmızı ruj sürmüşse, uçağa mı almayacaksın ya da “Çıkar şu kırmızı ruju bacım bizi de durduk yere günaha sokma” mı diyeceksin?

Sana soruyorum arkadaş? Sen daha benim sana sorduğum bu soruların birini bile kendine sormadan, kadına ‘insan’ gözüyle bakamadan, kırmızı ruj sürmüş kadına seni baştan çıkarmaya çalışan bir obje olarak değil de sadece makyaj yapmış  bir kadın olarak bakamadan, kırmızıyı cinsellik olarak değil de sadece rengin bir ‘ton’u olarak algılamadan, “nasıl daha çok para kazanarım?” derken sen evet sen, hem kendini hem de bu ülkedeki belli bir çoğunluğu zehirleyen şu zihniyetten sıyrılamadan ve en önemlisi sen, freni patlamış bir kamyon gibi yokuş aşağı giderek mi bir global marka olacaksın?