Kadın Olmak Ne Büyük Kabahat!

Yukarıda ki başlık ünlü Fransız yazar, düşünür ve gazeteci Simone de Beauvoir’e ait. Beauvoir, 1908-1986 yılları arasında yaşamış ve kadınların gördüğü baskıların bilimsel incelemesini yaptığı “İkinci  Cins” adlı kitabı ile büyük bir ses getirmişti.

“Cinsel açlığın yaygın ve kadına ulaşmanın zor olduğu durumlarda, sürekli olarak uyarılan erkek, ‘haram gibi normlara sahip değilse’, fırsatını bulduğunda kendisini uyaran ‘tahrik eden’ kadına yönelir, rıza ile karşılık bulamazsa duruma göre saldırır.” Bu satırlarda yurdum gazetesindeki bir köşe yazarına ait. Buyrun buradan yakın. Tecavüz ve kadına yönelik şiddete ilahi! açıklama.

 

Bir süredir gündemin en sıcak konusuydu Sarai Sierra. Amerikalı fotoğrafçı bir kadın. 21 Ocak’tan beri kayıptı. Sonra cesedi bulundu. Yapılan ilk açıklamalara göre; önce işkence edilmiş, sonra öldürülmüştü. Yine takvim yaprakları 31 mart 2008 tarihini gösteriyordu. 33 yaşındaki İtalyan resim sanatçısı Pippa Bacca’nın, bir amaç uğruna çıktığı yolculuğunun son durağı Türkiye olacaktı. Bu sanatçı; İtalya’dan Telaviv’e yürüyerek İsrail zulmünü protesto edecekti. Olmadı. Kendisine insan diyen barbar bir yaratık tarafından tecavüze uğradı ve öldürüldü.

Elbette örümcek beyinli bir kesimin yorumları şöyleydi: “Yani kadın başına kalkıp gelirsen Türkiye’ye, başına bunlar gelir.” Kendilerine insan diyen ortaçağ zihniyetli insanların cirit attığı bir ülkede kadın olmak çok zor cidden. Bütün bunlara bir de bazı erkeklerimizin! (kendilerine erkek diyorlar nedense) hiç bitmek tükenmek bilmeyen cinsel açlığı eklenince manzara çok belirsiz oluyor. Anlayacağınız kimi zaman erkek olmak adam olmaya yetmiyor.

 

Peki yurdum kadınlarının yaşadığı şiddete ne demeli. Her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında kadına yönelik şiddet ve cinayet haberleri eksik olmuyor. Üstelik bu kadınların bazıları bizzat devlet tarafından koruma altına alınmış kadınlar. Meselenin temeli çok basit aslında. Erkek egemen bir toplumda bir kadının öldürülmesi için “hayır” demesi yeterli. Maalesef bu ülkede ölüm bu kadar basit. Kadın kimdir ki, erkeğe hayır diyebilsin. En basit çözüm öldür gitsin. Kılıfı da hazır; Namus cinayeti. Namusu hala iki bacağın arasında gören, yapay zeka formlarının bitmeyen iktidarı.

 

Ne de olsa burası Türkiye. Aydını! onca kadının bulunduğu bir konferansta; “belki benim de işim var, akşam bir karı bulup düzeceğim” derse, devleti kadına şiddet uygulayan erkeğin kulağını hafifçe çekip, sonra sırtını sıvaplayıp tekrar sokağa bırakırsa; kusura bakmayın artık hiçbir şeye şaşırmam. Burası Türkiye, erkek egemenler kadının iffetine kafayı takmışlardır. Kadın evlenmeyi tercih etmiyorsa evde kalmış kız kurusudur. Erkek ise erkektir! Kadını gerektiğinde döver, gerektiğinde sever. Kendi kriterlerine uymayanlara sokakta laf atabilir, gerekirse tecavüz eder. Çünkü o fındık kadar beynine göre o kadın o yolun yolcusudur. Zaten bu ülkeye gelen yabancı kadın turistler her zaman “iffetsiz” adayıdır ve her zaman sevişme potansiyelleri vardır. Çünkü kendi gibi nüfus cüzdanında “Müslüman” yazmadığı için ahlaki değerleri zayıftır. Bütün bunlara ek olarak adalet! erkeklerin yanındadır. Tecavüzcü, mahkemede tahrik indiriminden faydalanır. Hukukta devrim yapan bir kavram “Tecavüzde tahrik indirimi!” Kadın ve erkek. Bir elmanın iki yarısı. Teoride eşit ama pratikte her zaman aralarında dağlar kadar uçurum var. Aslında bu ayırım çocukluktan başlayarak beynimize işlenen kodlarla şekilleniyor. Oğlan çocuğu her zaman “göster amcalarına” sözü ile büyür. Kız çocuğuna ise “kapat kız oranı buranı” sitemi yapılır. Erkek sonuçta diyerek başına ne gelirse gelsin tolere edilebilir, kız isen asla. Dünyan başına yıkılır.

 

Kendilerine erkek! diyenler; Sarai Sierra; 9 ve 11 yaşlarında iki erkek çocuğu olan bir anneydi. Tıpkı seni doğuran kadın gibi.

Ben ne anlatıyorum ki; Ne de olsa kadın dediğin iffetli olur, tek cümleyi ezbere bilir “Ben bilmem beyim bilir.”

Ve son olarak: Aşk kelimesinin artık cinsel bir tatmin için örtmece olduğu çağımızda, birbirini sevmekten vazgeçmemiş insanları özlüyorum. Uzayan, hep uzayan ama sonunda kavuşan eller. Mevsimler ve şehirler değiştikçe büyüyen aşklar. Uçurumlara inat hep deniz manzarası olan ve bütün çocukların ağzıyla konuşan sevgiler.