Jack White’dan masallar

Kuzeyde bir yerlerdeki Alexandra Palace’a giden trene binerken, gökyüzünde koskocaman bir ay, etrafında bir dolu yıldız vardı. Londra için olağan bir gökyüzü değildi bu. Çantamı açtım, içindeki soluk mavi kağıda bakarken sakindim. Üzerinde “2 Kasım 2012, Jack White” yazan konser bileti, yeni Londra kaydım olacaktı. Hiç şüphesiz sıradışı birşeyler daha vardı…

26 derece oda sıcaklığında (nk) Jack White’ın bünyemde olumlu olumsuz hiçbir tesiri yoktur. Sorsanız hiç tereddütsüz “Jack White da kimmiş” der, bir güzel burun kıvırırım size. Ne zaman ki vücut ısım yükselir–mesela aşık olurum- ya da buz kesilirim sinirden, işte o zaman başka türlü olur. Derece derecedir bendeki Jack White; “I Cut Like A Buffalo” 40 derecedir mesela. “Steady As She Goes” 36,5. “Two Against One” eksilerde bir yerlerde.

Dünya alemin White Stripes’la tanıdığı Jack White, kardeş mi sevgili mi oldukları uzunca bir süre pekçoklarına dert olan, partneri Meg White ile ayrıldıktan sonra gözden kaybolmuştu. Geçtiğimiz nisan ayında solo albümü Blunderbuss ile geri döndü.

Burada İngiltere’de öyle bir marketing yaptı ki Starbucks gibi, şehirdeki çöp kutuları gibi aylarca her yerde karşıma çıktı.

O çok bildiğimiz “kaçma kovalamaca” oyunu yine işe yaramıştı. Gizem yaratıp ortalardan kaybolan Jack White, cebinde bi dolu hikayeyle geri dönmüştü. Üstelik Coca Cola jingle’larından Bond soundtrack’lerine, yapmadığı iş kalmamış “poster boy”, bohem olmaya karar vermiş, yeniden pek ilgi görmüştü.

Jack White solo albümüyle Londra’da 6-7 konser verdi. Açıkçası canım hiçbirine gitmek istemedi. Geçtiğimiz haftalarda bir ara, vücut ısımda ani bir değişiklik oldu. 2 Kasım cuma akşamı Alexandra Palace’daki konser için bileti işte o zaman aldım.

Londra’nın da anlaşılan o akşam yapacak daha iyi bir işi yokmuş; Herkes oradaydı. Müthiş bir kalabalık vardı. Girişteki “Bu geceki konserin biletleri tükenmiştir” tabelasının sağ alt köşesinde, yanımdaki yakışıklıyla takılırken gözlerim yine gökyüzüne kaydı. Ay da yıldızlar da yerli yerindeydi. “Hadi bakalım” dedim. İçeri girdik. İçkilerimizi alıp sahneye yakın bir yerlerde konuşlandık.

Sahnede soluk mavi bir ışık vardı. Enstürmanların üzeri yine soluk mavi çarşaflarla örtülmüştü. Saat 8 buçuk dolaylarında önce Willy Moon çıktı sahneye. Pek sevmedik. O indikten bir süre sonra siyah giymiş şapkalı adamlar belirdi. Bu adamlar enstrümanların üzerindeki mavi örtüleri kaldırdıklarında, ağzım açık sahneye bakakaldım. Hayatımda bu kadar güzel enstrümanı bir arada görmemiştim. Beyaz bir piyano, siyah bir kontrbas, pırıl pırıl bir davul…

Çok geçmeden Jack White ve grubu sahnedeydi. White yüzüne beyaz bir pudra sürmüştü, siyah tişörtü dar çizgili pantolonuyla Tim Burton filmlerinden fırlamış gibiydi. İyi görünüyordu.

Jack White yeni solo kariyerinde iki ayrı grupla çalıyor. Bunlardan biri sadece kadınlardan diğeri sadece erkeklerden oluşuyor. Her ikisiyle ayrı çalıyor. Setlist değişiyor, aynı kalan parçaların versiyonları da. Hangi şovda hangi grupla sahneye çıkacağı da belli olmuyor. Sürpriz yapıyor.

Alexandra Palace’da iki gece üst üste çalan White, o ilk gece erkek grubuyla sahnedeydi. Ne yalan söyleyim istediğim de buydu.  

Jack White’ın maskülen grubunda aslen bir hip hop davulcusu olan çok eğlenceli Daru Jones var. Keyboard’da, 70’li yılların funky müzisyenlerine benzeyen coşkulu bir başka adam Ikey Owens yer alıyor. Basta Dominic Davis (o da kesinlikle bir Tim Burton filminde oynayabilir), kemanda Cory Younts ve ikinci gitarla türlü türlü başka enstrümanda Fats Kaplin gruptaki diğer adamlar.

White, enstrümanlar ve müzisyenlerden oluşan kalabalık sahnesinde şova “The Hardest Button to Button” ile başladı. Parçayı tanımakta güçlük çektim zira oldukça sert, nefis bir versiyonuydu.

Jack White mavi beyaz gitarını çalıp saçlarını sağa sola savururken vücut ısım değişiyordu. Yeni albümden en sevdiklerimden “Sixteen Saltines” geldiğinde 36’nın epeyce üzerindeydi. Enstrümanlar değişti, White piyanoya geçtiğinde sıra Blunderbuss’a gelmişti. Yeni albümle aynı adlı bu parçada oda sıcaklığının biraz üzerinde ama şahane bir kelimeyle uyanacağım bir rüyada gibiydim.

Jack White, White Stripes’ın dışında Raconteurs ve The Dead Weather gibi başka gruplarda da çalıp söyledi. Özellikle davul çaldığı The Dead Weather bence layık olduğu ilgiyi görememiş, iyi bir gruptur. Konserde The Dead Weather’dan ilk parça “I Cut Like A Buffalo” oldu. O sıra alnımdan ölçülen sıcaklık 40 dereceydi. Hemen arkasındansa “Two Against One” geldi.

Two Against One’ın içinde olduğu Rome, Danger Mouse ve Daniele Luppi yapımı güzel bir albümdür. Çok bayıldığım spaghetti westernlerden ilham alınarak yapılmıştır. White’dan başka Norah Jones da albümdeki vokallerden biridir ve Breaking Bad takipçilerinin dikkatinden kaçmamış olsa gerek, 4’üncü sezon finalinde çalan Black’in de yer aldığı albümdür.

Two Against One’ı dinlerken ani ısı değişiklikleriyle sarsılan bünyemde, kan dolaşımım çoktan kontrolden çıkmıştı. İlerleyen parçalarda kan ter içinde hoplayıp zıplarken bir ara aniden havalandım. Neredeyse bir stadyum büyüklüğündeki, devasa Alexandra Palace’ın da pek aklı başında olmadığını o sıra gördüm. Son parça “Ball and Biscuit”a kadar yüksek ısıda hepberaber coşmaya devam ettik.

Jack White konser boyunca pek konuşmadı, Alexandra Palace bu durumdan hoşnut değildi. White bis için geri döndüğünde, Freedom at 21’da, salondan eşlik istedi. Ortam bildiğiniz club havasındaydı. Herkes kafasına göre hopluyor zıplıyor, çığlık çığlığa eğleniyordu. Kimsenin umurunda olmadı. Freedom at 21 bitip de bir Raconteurs parçası olan “Steady As She Goes”a başlarken White, “Hey Alexandra Palace benimle misin? Keyfin yerinde mi eğleniyor musun” diye sormayı akıl etti. Kalabalıktan gökgürültüsü kıvamında bir ses yükseldi. Ben havadan yere doğru süzülürken Alexandra Palace “Steady as she goes” diye bağıyordu; “So steady as she goes…”

 

White şovunu White Stripes’ın en meşhurlarından, marş kıvamındaki Seven Nation Army ile bitirdi. Bitirirken gitarını davulun üzerinde parçaladı, sonra dönüp şöyle dedi:

“Ben Jack White’ım, siz harikasınız.”

Sözün özü Jack White’ın sahnesi müthiş. Londra’da Alexandra Palace’da, bugüne kadar  CD’den LP’den dinlediğimden çok daha başka bir Jack White’la tanıştım.

Soluk mavi masaldaki kuzguna yakından baktım. İyiymiş!

 YouTube Preview Image

Comments
  1. elif sarıoğlu

    Jack White adamın dibisin demek istiyorum :)