Işık oyunları

1fullscreen__cruz-diez1

Parkların, ağaçların, kuşların, sokaktaki insanların, tiyatro salonlarının, vitrinlerin, pazar tezgahlarının, evlerin, arabaların yanıp sönen renkli ışıklar olduğunu düşünün. Griye boyanmış bir tuval hayal edin. Sonra alın o ışıkların hepsini o tuvalin üzerine yerleştirin. İşte şimdi Londra’dasınız, dünyanın en renkli, en ışıklı şehrine hoşgeldiniz…

Londra’da şu sıralar bu tanıma çok yakışan, şahane bir ışık şovu var. Southbank’te Hayward Gallery’deki bir ışık enstelasyonları sergisi sözünü ettiğim. Dünyanın önde gelen ışık tasarımcılarının işlerinin yer aldığı bu sergi Ocak ayında başladı. Mayıs’ta sona erecek sergiyi ben Paskalya tatilinde izleme imkanı buldum ve çok etkilendim.

Işığın insan psikolojisi üzerindeki etkileri malumunuz… Bugüne kadar yapılan onlarca araştırma bir yana, kendi tecrübelerimizden de biliyoruz ki her ışık farklı bir duygu yaratır. Ama şunu da biliyoruz ki zevklerimizi ve renklerimizi tartışabileceğimiz gibi ışığımızı da tartışabiliriz. Mesela bazılarımızı korkutan karanlıklar bazılarımızı şair yaparken, bazılarımızı dirilten güneş ışığı bazılarımızı yorganın altına sokabilir…Yani ışığın insan üzerindeki etkisi insandan insana, durumdan duruma değişebilir. Ayrıca ışığı algıladığımız görme duyumuzun da sahip olduğumuz en güvenilmez duyu olduğunu unutmamak gerekir. Gördüğünün baktığıyla aynı şey olduğundan kim emin olabilir?

2hayward-light-red-_2465447k

Hayward’daki sergi, birbirinden ilginç ışık oyunlarıyla insana dünyaya bakışını sorgulatan türden. 1960’lardan bu yana dünyanın her yerinden ışık sanatçılarının eserlerinin biraraya getirildiği sergide bir yandan ışığı ve renkleri algılama biçiminizi sorgularken diğer yandan teknoloji, kurgu, hayal gibi pekçok unsuru bizzat deneyimleme imkanı buluyorsunuz.

Sergi galerinin geniş ana salonunda New York’lu sanatçı Leo Villareal’in dev enstelasyonuyla başlıyor. Tavandan yere sarkan ve binlerce küçük yanıp sönen ışıkla bezenmiş dev silindir bir avize düşünün. Bu avizenin içindeki ışıklar birbirini tekrar etmeyen ritimlerde yanıp sönüyor. Karşısında uzun uzun durmak, yanından hiç ayrılmamak istiyorsunuz. Yüzlerce kez arka arkaya dinlemekten bıkmadığınız ve böyle yaptığınız için artık başı sonu olmayan bir melodiye dönüşen çok sevdiğiniz bir şarkı gibi…

Light Show at Hayward Gallery, London.  Photo by Linda Nylind. 27/1/2013.

Bu gözkamaştırıcı görkemli şovdan sonra bir öncekiyle kıyaslanmayacak kadar basit ama en az onun kadar etkileyici bir başka ışık oyunu çıkıyor karşınıza. Işığın zemine sıçramış bir boya lekesine dönüştüğü bu iş, Berlin’de yaşayan Pakistan asıllı sanatçı Ceal Floyer’a ait.

4ceal floyer

Galerinin geniş salonunda sıra sıra dizilmiş olanlar tamamlandıktan sonra, kimbilir ne kadar sürprizli olduğu hemen girişte belli olan odalara giriyor ışık. Bu odalarda bazen renk bazen gölge oyunlarına dönüşüyor. Örneğin bu odalardan birinde, benim sergide tereddütsüz en çok etkilendiğim, Anthony McCall’un “You and I, Horizontal” adlı eseri vardı. Karanlık dikdörtgen bir odadasınız. Duvarlardan birinde bir delik, içinden odaya yayılan kuvvetli bir ışık. Bu ışık karşı duvara bir imza olarak düşmeden önce odayı yapay bir sis bulutunun içinden boylu boyunca geçiyor. Geçerken de 3 boyutlu sanal bir ışık havuzu yaratıyor. Ve siz işte bu havuzun içinde yüzebiliyorsunuz. Işığa yaklaşıp uzaklaşırken kendi siluetinizi seçebiliyorsunuz. Sizin önünüz sıra havuza girenlerin başları, ışığa uzanan elleri sonsuz bir ışık hüzmesinin içinde gizemli gölgelere dönüşüyor. Bir ileri bir geri dakikalarca yüzdüğüm bu ışık havuzundan çıktığımda, orada kaldığımdan çok daha uzun bir süre meditasyon yapmış gibiydim. Üzerimde bıraktığı etkiyi ancak bu şekilde anlatabilirim.

5anthony mccall2

Odalardan bir diğerinde “Ayışığını öldürmek” adıyla sunulmuş bir Edison ampulü vardı. İtalyan füturistlere gönderme yapan şahane adı, beklentiyi hayli yükseltirken işin bu kadar basit olması ilk etapta hayal kırıklığı yaratsa da sergideki pek çok eser gibi İskoç sanatçı Katie Paterson’un işi de, sergilenen diğer 24 işin 24’ünde de olduğu gibi anlamak, algılamak için biraz zaman gerektiriyordu. Karanlık kare odanın içinde tavandan ince, neredeyse görünmez bir iple sarkıtılmış, yere değmek üzereyken durdurulmuş şeffaf bir ampul düşünün. Bu ampul zemine tıpkı yakamoza benzer bir ışık düşürüyor. Bir süre sonra o ampül ayışığına, yerdeki küçük ışık hüzmesi ise yakamoza dönüşüyor. Siz kocaman kocaman şehirlerde, kocaman kocaman binaların arasındaki daracık sokaklarda yaşayanlar, en son ne zaman yakamoz gördünüz? Ben fark ettim ki uzun zamandır görmemişim, zira o odada ilk kez görmüş kadar heycanlandım.

6__paterson

Hayward’daki ışık şovu baştan sona bir teknoloji, estetik ve hayal şöleniydi. Karanlıktan aydınlığa, maviden kırmızıya, mattan parlak olana kısaca ışıktan ışığa sürüklenirken gözlerim bir hayli yoruldu. Her dakikasına değmiş olsa da dışarı çıkınca çölde suya kavuşan bedevi gibi buluştum günışığıyla. Vadettiği ne kadar büyük olsa da galiba gün ışığının yerini hiçbirşey tutmuyor.

Bu aralar Londra’ya yolunuz düşerse Hayward’daki “Light Show”u görmenizi tavsiye ederim.