İki farklı beden, tek ruh

Zaman geçiyor, kuşlar ölüyor ve çoğumuz boşaltılmış şehirler kadar yalnızız. Aklımıza Cesare Pavesa’nın sözleri geliyor: “Bir şey sona ermek üzere. Oturmuş sigarasını tüttürürken, içini kemiren, seni tedirgin eden bir şey olduğunu seziyorsun. Gündelik hayatın dertleri mi seni korkutan? Hayır. Seni korkutan içindeki boşluk.”

Bugün size bu içindeki boşlukları çok derin yaşamış iki ruh ikizinden bahsetmek istiyorum. Evet farklı iki beden ama tek ruh ikizi. Dün tarihlerden 11 Şubat’tı. Şair ve romancı Sylvia Plath’in ölüm yıldönümü. Yarın ise 13 Şubat, bu toprakların Slyvia’sı kabul edilen Nilgün Marmara’nın doğum yıldönümü. Soğuk bir şubat ayında kendilerini bu dünyaya ait hissetmeyen ve kalıpları çizilmiş ezbere bir hayatı yaşamak istemeyen bu iki insanın kaderi ironik bir şekilde buluşuyordu. Maalesef bu iki hüzünlü şairin sonu da aynı oluyordu.

Yıl 1932, yaşam rüzgarının önüne istemeden savrulmuş Sylvia Plath dünyaya gözlerini açıyordu. İlk şiirini henüz 8 yaşında yazan Plath, çok parlak ve başarılı bir öğrenciydi. Özellikle edebiyata olan ilgisi kendini belli ediyordu. O yıllarda katılıp başarılı olmadığı şiir yarışması yok denecek kadar azdı. Fakat hep kederli, hep melankolik. Yapıtlarında sürekli ölümden bahsediyor. Sanki “ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki” diyerek, ölüme olan hayranlığını saklamıyordu.

Plath, hayatı boyunca manik-depresif bozuklukla boğuşuyor. 1950 yılında bursla gittiği Smith College’deki ikinci yılında ilk kez intihar girişimini gerçekleştirdi ve akıl hastanesine yatırıldı. Daha sonraki yıllarda, kazandığı bursla Cambridge Üniversite’sine giderek çalışmalarını burada sürdürdü. Plath burada 1956 yılında evleneceği İngiliz şair Ted Hughes’la tanıştı. Evlendiler ve Boston’da yaşamaya başladılar. Plath, hamile kaldıktan sonra İngiltere’ye döndüler. Sonraki yıllarda çift boşanmaya karar verdi. Bu süreçte Plath, bir ev kiradı. Bu ev bir dönem İngiliz şair William Butler Yeats’e aitti. 1963 kışı Slyvia Plath için çok zor geçecekti. Yaşadığı yoğun deprasyon onu kaçınılmaz sonuna sürükledi. 11 Şubat 1963 tarihinde, uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını içeriye gaz girmeyecek şekilde kapattı. Sonra kafasını fırının içine sokarak intihar etti. Kaderin cilvesi olsa gerek aynı evin eski sahibi şair Yeats’de bu evde intihar etmişti. Plath,hayatının özetini şu kısa cümleyle yapmıştı. “Mutlu olamam, sadece memnun olabilirim.”’

Yıl 1958, “Hayatın neresinden dönülse kardır” diyerek hayata isyan bayrağını açan Nilgün Marmara dünyaya geliyordu.  Nilgün Marmara, Bogaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü mezunuydu. Çeşitli dergilerde  şiirleri yayınlandı. Nilgün Marmara ve Sylvia Plath’in ruhları üniversite yıllarında kesişiyordu. Marmara, Sylvia Plath hakkındaki lisans mezuniyet şöyle diyordu; “Umarım böylesine emsalsiz ve belirgin bir konuda, şiirlerini ölüm kavramını derinden algılayarak yazmış ve intiharında da sanatındaki kadar başarılı olmuş bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam.” Ve tıpkı onun gibi 1987 yılının 13 ekiminde , henüz 29 yaşındayken kendini beşinci kattaki evinin balkonundan atarak bu hayata son noktayı koymuştu. Çevresindekilerin çoğu şiir yazdığını bilmezken, büyüleyici bir kadınken, tanıdığı erkeklerin çoğu ona hayranken, neydi Nilgün Marmara’yı genç yaşta yaşamaktan vazgeçiren şey. Ve neden; son sözleri olan “Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın, hepiniz mezarınızsınız kendinizin” bu kadar sertti?

 

Aslında kimi zaman aşk acıları, kızgınlıklar, nefretler, bunalımlar, hastalıklar, savaşlar… bu hayatta defalarca intihar etmek değil midir? Ne demişti Nilgün Marmara “Ey, iki adımlık yerküre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!”

Bu dünyanın bütün arka bahçelerini içinde yaşamış iki farklı beden ama tek bir ruh, buğulu bir cama; “yalnızlık gittiğin yoldan gelir” diye yazdı ve gitti.

Özlüyoruz…