İç dünyanız ne kadar renkli?

Kadınlar aslında sandığınız kadar karmaşık değil. Bir kadını tanımanın çok kolay 2 yolu var: Ayakkabıları ve iç çamaşırları!

Bu ikisi size gereken tüm ipuçlarını verir. Gerisi teferruattır.

Dünyada bu gerçeğin idrakına varıp mutlu olmuş erkekler var. Bir de aynı gerçekle milyar dolarlar kazanmış markalar…

Geçen hafta iş çıkışı bir akşamüzeri, küçük bir kaçamak yaptım. Liverpool Street’den çıktım, taksiye atladım, Oxford Street’in kalabalığından zeytinyağı gibi sıyrılıp New Bond Street’e uzandım. Birkaç dakika sonra harikalar diyarındaydım; 111 numarada, tam olarak Victoria’s Secret’da!

1977 yılında Roy Raymond adlı bir adam, karısı için iç çamaşırı alırken fark ediyor ki piyasadakilerin hiçbiri ona göre değil. O zamanlar Amerika’da kadınlar yüksek belli beyaz donlarla dolaşmakta. Ama Roy’un, zevk sahibi karısına bu donlardan birini almaya niyeti yok. Madem öyle diyor, ben de kendi iç çamaşırı markamı yaparım, fantazilerle dolu renkli yeni bir dünya yaratırım.

Karısı ve bir arkadaşıyla beraber Victoria’s Secret’ı işte böyle kuruyor. Fakat stratejisini, kendi hikayesinden yola çıkarak erkeklere kadın iç çamaşırı satmak üzerine kuruyor. Bu strateji haliyle çalışmıyor. Çok değil birkaç yıl içinde batma noktasına geliyor. O noktada devreye  Leslie Wexner giriyor. Wexner markayı Raymond’dan satın alıyor ve The Limited bünyesine katıyor.

İlk iş stratejiyi değiştiriyor. Kadınlara odaklanıyor ve kreasyonu yeni renkler, yeni stillerle zenginleştiriyor. Ortaya bugünkü hafif burlesque tadında seksi, zevkli, göz kamaştırıcı ve snob marka çıkıyor.

Sonrası malum… Victoria’s Secret bugün Amerika’nın en büyük iç çamaşırı üreticisi.

İç çamaşırları kadar, aralarından Claudia Schiffer, Eva Herzigová, Ana Hickmann gibilerinin gelip geçtiği, şu sıralar Adriana Lima, Alessandra Ambrosio, Miranda Kerr gibilerinin rüzgar gibi estiği podyum melekleriyle kalpleri hoplatıyor.

Yılda 6 milyar dolardan fazla ciro yapıyor. Ama en önemlisi kadınları anlıyor. Onları çok ama çok iyi tanıyor.

Bond Street’deki 4 katlı Victoria’s Secret’da, seçtiklerimi denemek için soyunma odalarının olduğu bölümdeyim. Öyle elinizde kaç parça varsa ona işaret eden aptal bir tabela uzatıp geç demiyorlar. Gülümseyen bir melek kibarca adınızı soruyor, elindeki deftere kaydediyor ve ‘şöyle buyrun’ diyerek kabinlerin orta yerinde duran pofuduk koltuğa oturtuyor. Sıranız gelince isminizle kabine davet ediliyorsunuz. Yanınıza da size yardımcı olacak bir başka melek veriliyor.

Pofuduk koltukta sıramı beklerken kabinlerden birinden, üzerinde ışıltılı mavi bir sütyenle bir kız fırlıyor. Kız çok güzel… 17-18 yaşlarında, upuzun sapsarı saçları, masmavi gözleri var. Dudaklarına uçuk pembe bir ruj sürmüş, sütyen de çok yakışmış. Kıskançlıktan çatlamak üzereyken yanımdaki kadının elindekilere gözüm takılıyor; Siyah dantelli bir babydoll, kıpkırmızı bir sütyen…

Kafamı kaldırıp çaktırmadan yüzüne bakıyorum. Boğazlı örgü bir kazak giymiş, saçlar at kuyruğu, muhtemelen adı Elizabeth, 50 yaşında ve 3 çocuğu var.

O sırada diğer yanımda oturanın elindeki yeşil renkli küçük şey yere düşüyor. Düştüğü yerde kızın postallarıyla kesişiyorum. Kafamı biraz kaldırınca elindeki simli tülle jartiyeri görüyorum. Biraz daha kaldırınca önce siyah kemik gözlüklerini, sonra yarısı kazınmış punk kafasını buluyorum.

Punkçı kızı elindeki babydolla hayal etmeye çalışırken sıra bana geliyor. Kabine giriyorum, 1 saat 15 dakika sonra renkli kanatlı rüyamdan uyanıyorum.

Elimdeki parlak pembe poşette birkaç parça mutluluk var ve bunlar kesinlikle bana ait.