Hayallerim, İstanbul ve ben

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken bir İstanbul varmış. Herkesin zamanı bolmuş, trafik derdi yokmuş. Çocuklar küçük, kocalar kıskanç değilmiş. Kadınlar dırdırı sevmezmiş. Taksim meydanından tramvaya atlayıp tünele usul usul kavuşulur, duvarları renkli Beyoğlu sokaklarında aylak aylak dolaşılırmış. Tünelden aşağı sallanırken taze sıkılmış nar ile portakalın suyu içilir, eşe dosta selam verilir, ayaküstü sohbet kesmezse Cenevizliler’in yükselttiği kulenin dibinde oturulur, demli bir çay içilirmiş belki.

Akça pakça kedilerin yüzlerindeki kara ortaya çıkarmış güneşe karşı gerindikleri kaldırımda. Artık soğuk havada, ısınmak için nereye saklandılarsa…

Kule dibinden sağa doğru yokuş aşağı azıcık kıvrılıp başını havaya kaldırınca, saklı teraslarla buluşurmuş meraklı gözler… En meraklı göz en güzel terası bulur, çilekli pastayı da o yermiş.

Gramofondan çalan Müzeyyen hanımın sesiyse, şöminedeki ateş kadar kormuş.


Karaköy’e inip balık pazarına ulaşınca, filmdeki sandala rastlanırsa şayet, hiç durmaz denize açılırmış Süheyla’yla Ahmet.

Yok eğer sandala rastlanmazsa, saat de şöyle akşamüzeri 4 sularıysa bir küçüğü devirecek tahta masalı bir balıkçıda konuşlanır, biraz demlenir, hava kararmadan yine yola koyulunurmuş.

Galata köprüsünden sallanan oltaların ucundaki kurşun olup Boğaz’ın tatlı mavi suyuna dala çıka hayal kurarken, yol rengarenk Eminönü’ne varır; Mısır Çarşısı’nda dolmalık kurutulmuş biberlerin altında kah Kars gravyeriyle keçi peyniri aranır, kah pastırmayla sucuk koklanırmış.

Esnaf lokantısında kuruyla pilav yemeden, Hacı Bekir’e uğrayıp akide şekeri seçmeden, kuru kahvecinin kahvesi mis gibi kokmadan eve dönülmezmiş…


İstanbul bir masal olsa, içinde martılar, balıklar, kediler; vapurlar, deniz, masmavi gökyüzü; ıhlamur ağaçları, arnavut kaldırımlar; teraslar, kuleler, köprüler olurdu. Biraz aşk, biraz müzik, bir de lacivert bir Pontiac eklesem, bu masal, hiç şüphesiz benim masalım olurdu.

Londra Noel tatilinde, ben İstanbul’dayım. Malt viski gibi uzun, çok uzun yıllar koynunda mışıl mışıl uyuduğum şehri, şimdi kristal bir kadehte yudumluyorum sakin sakin.

Turistim, Boğaz’a karşı.

Ne güzelmiş turist olmak İstanbul’da! İnsan, öteki türlüsünü yaşarken, bilemiyormuş meğer…
Şairin dediği gibi:

Handan hamamdan geçtik,
Gün ışığındaki hissemize razıydık.
Saadetinden geçtik,
Ümidine razıydık;
Hiçbirini bulamadık;
Kendimize hüzünler icat ettik
Avunamadık;
Yoksa biz…
Biz bu dünyadan değil miydik?