Havaalanı halleri & uçak yolculuğu tipleri

Bu yazıyı lümpen bir kişi olup ayda bir kez muhakkak Duty Free’lerde fink attığımdan yazmıyorum, aman öyle anlaşılmasın. Arada bir denk geliyor beni iş için dışarı gönderiyorlar, ya da kırk yılın başı tatil planları yaparken uçak biletini 100 liralık otobüs biletinden ucuza getiriyorum da, ancak o şekilde “economy class”ın insan kıçına göre küçük koltukları ve insan bacağına göre dar koltuk aralıklarında tüneyerek yolculuk yapma fırsatını buluyorum. “Bizınıs Kılas”ı henüz göremedik; maksimum 3 saatlik uçuşlarda görmeye gerek var mı orası ayrı bir muamma. Gel gelelim şu kadarından da anlaşılacağı üzere uçak yolculuğu maceralarım ekserinize göre hayli az. Fakat uçak yolculuklarında yaşananlara dair anlatacaklarım oldukça fazla; zira anksiyete sahibi bir kişi olarak uçak kaçırma endişesiyle havaalanına 4 saat önceden gidişlerim, uçakta da “Allahım bu sefer ölmesek bari,” türü iç geçirmelerle pür dikkat etrafta olanları gözlemleyişlerim, beni havaalanı ve uçak içinde olup bitmesi muhtemel/kesin hadiseler ile havaalanı modu açık kişilere baya vakıf hale getirdi. Buyrunuz bunlara hep birlikte kısaca göz atalım:

airport-luggageAdeta evini sırtında taşıyan 57 parça eşyalı teyze/amcalar: Bu grup, genellikle memleketten dönen ya da memlekete giden amca/teyzelerden oluşmakla birlikte, bavulları/hurçları/kolileriyle yaklaşık 500m öteden çıplak gözle görülebilirler. Güvenlik kontrolü için sırada beklerken arkalarına düştüyseniz, vay halinize. O kırk katırlık yükün teker teker x-ray cihazına girişini beklerken adeta çıldırasınız, kendinizi tokatlayasınız, terbiyesizlik yaparak başka sıralara kaynayasınız gelir. Hele ki uçağı kaçırma korkusuyla uykuları haram olan bir kişiyseniz vay halinize. Zira daha o bavullar, koliler cihazdan geçecek de, gerekirse kemerler, ayakkabılar, saatler, yüzükler çıkacak, neden orada olduğu açıklanamayan kesici-delici aletler ayıklanacak… Sırada 45 dakika garanti, ağlamak opsiyonel.

Uçağını beklerken olur olmaz yerlere tünemiş ve dahi uyuyakalmış kişiler: Havaalanlarındaki bekleme salonları yetersiz mi, yoksa “İnsanları daha çok nasıl söğüşleyebiliriz?” sorusuna cevaben kazık havaalanı pub/restoran/kafelerine bilerek mi ağırlık veriliyor orasını bilemem ama, uçağı beklerken kıçını koyacak yumuşak bir yer bulamayan nice yolcunun sefil olduğu bir gerçek. Tuvaletlerin girişine yakın bir yere hijyen kaygısız çökenler mi istersin, kendini bavullarının üstüne atıp derin derin uyuyanlar mı? Resmen katlanıp bavula sığabilecek boyuta gelen insan var. Yolcunun portatifini görmek istiyorsan, AHL’ye gideceksin.

shoes-off-at-checkpointGüvenlik kontrolünden geçerken ayakkabılarını çıkartmasıyla birlikte karizması yerle bir olanlar: Bilindiği üzere uçakla seyahat etmek ülkemizde pek havalı bir şey. Fakat “Londra’ya uçuyorum bu akşam tatlım, gitmeden bir arayayım dedim,” diye telefonla konuşup arkasından kabin boyu bavulunu çekerken bin bir tafrayla kalabalığı yara yara gümrük kapısından geçen nice önemli kişi, “Ayakkabılarınız ötüyor beyefendi/hanfendi, çıkarıp bir daha geçin lütfen,” faslında nasıl da telef oluyor… Başparmağı çoraptan kurtulup özgürlüğünü ilan etmiş ne CEO’lar, ne satış müdürleri, ne kokonalar görüyor insan da, öyle yalnız başına beklerken gülmeye vesile oluyor. Çorap dediğin delinebilir, insanlık hali de, madem hepimiz insanız, o zaman yürürken o kadar Ocean’s Eleven tribine girmeye ne gerek var?

Duty free için yaratılmışlar: Bu grup, yurtdışına çıkacağı belli olduğu anda, şehirdeki tüm parfümerileri gezerek en beğendiği kokuların ml/fiyat bazlı listesini yapar, Duty Free’ye kavuştuğu anda da ortalığı birbirine katar. Yetmez eş-dost-akrabanın istediklerini de sepete atar; enişteye J&B, kayınçoya Limonçello derken bir de bakmış aslında Duty Free abarttığın takdirde o kadar da ucuza gelen bişey değil. Amma velakin geçmişler olsun, artık bi dahaki sefere biraz daha temkinli…

duty-free-shops

Uçak kokusu: Biz metrobüs çocuğuyuz. Yaz sıcağında toplu taşıma kullanmış her bünyenin sahip olduğu yüksek bir kokuya tahammül eşiğimiz var. Ama o günün 4. uçuşunu yapan ve yarım saat önce pistle buluşmuş uçağın zerre havalandırılamayan atmosferi var ya – işte o, ömre bedel! Bir önceki uçuşta servis edilen yemeğin kokusu, 71 milletten insanın kendine has rayihasıyla buluştuğu anda kendinizi Febreze’leyesiniz, burnunuzu acil bir operasyonla aldırasınız gelir. Ama dişinizi sıkar ve ilk yirmi dakikayı atlatabilirseniz, ortamla uyum sağladığınızı ve hiçbir şeyin o ilk anda suratınıza yumruk gibi inen kokunun yaşattığı kadar kötü olmadığını fark edebilirsiniz (El mecbur, mukadderat).

Uçak sıcağı: Motor hararet yaptığından, uçağa ilk adım attığınızda bavula koymadığınız ceketinize, içinize giydiğiniz atletinize ağız dolusu küfretmeye hazır olun. Zira bir nevi cehennem ön gösterimine gelmiş gibi hissedecek, ve uçak bulutların üzerine çıkana kadar ecel terleri dökmeye muhtemelen devam edeceksiniz. Başka şeylere konsantre olun – sıcağı unutmak için koltuk arkasındaki emniyet kartlarını filan okuyun. Bu sayede “Lan, uçak düşer mi acaba? Yok lan. Hem zaten düşerse de heralde insan bu kartta yazanları yapmaya fırsat bulamadan tık diye gidiyordur,” temalı düşüncelerle bunalma hissini zihninizden uzaklaştırabilirsiniz. Ben hep öyle yapıyorum.

Her pilot bir John Travolta, her uçuş ayrı bir keyif.

Her pilot bir John Travolta, her uçuş ayrı bir keyif.

Alabildiğine erotik bir ses tonuyla konuşma gereği duyan kaptan pilot: Hayatlarımızın havadaki emniyet sibobu canım pilotların bunu büyük olasılıkla yolcuları rahatlatmak, onların kafasındaki o yerle hiçbir bağlantısı olmayan tonlarca ağırlıktaki demir bir kütlenin içinde Allahlık vaziyette bir yerlere uçma fikrini biraz olsun atmak için tercih ettiğini düşünmek mümkün. Gel gelelim, erotik tonlamanın pilotluk eğitiminde ders olarak okutuluyor olması, ya da basınç değişimlerinden ötürü zihinsel fonksiyonlar ve beyindeki kimyasallarda bir takım tuhaflıkların vuku bulması ihtimali de göz önünde bulundurulmalı. Zira ben bir kere de dinamik/heyecanlı ya da dümdüz/günlük işini yapan bir insanın ses tonuyla konuşan kaptan pilot görmedim. Sanırsın ki yolculara halleniyor, birazdan bi kaçını kokpite çağırıp alem yapacak, duti firiden aldığı viskiyi yudumlarken dansöz oynatacak.

Uçmaktan imanı gevremiş olmasına rağmen gülümsemesi yüzüne yapışmış hostes: Gün içinde 4 kere İngiltere’ye gidip gelen, bu esnada da yolcunun her türlüsüyle uğraşıp, 4×4 saatlik yolculuklar boyunca kıçı yer görmeden habire servis yapmaktan içi çıkmış host ve hosteslerde, gözlerle hiçbir bağlantısı olmayan bir gülücük vaki oluyor. “Hıngi gızıtiyi ılırsınız?” “Çıy, kıhve, ni içirsiniz?” gibi dar ünlülerin baskın hale geldiği nice cümle ezberden söyleniyor, nice “Yini bikliriz ifindim,” temennisinin altında “Rabbim beni kurtar,” dileği yatıyor bir hostesler, bir de toynak olmuş ayaklarıyla meme yapmış belleri bilir. (Meme ve hostesi aynı cümlenin içinde kullandım, THY’den özür diliyorum.)

"Hıdi, çik ırtık" gülümsemesine sahip host ve hostes arkadaşlarımıza birer örnek.

“Hıdi, çik ırtık” gülümsemesine sahip host ve hostes arkadaşlarımıza birer örnek.

Mutlaka sizin koltuğun yakınına bir yere konuşlanmış ağlayan bebekler: Siz de bir bebek-çeker misiniz bilmiyorum, ama benim içine düştüğüm her uçakta minimum 2 bebek oluyor, ve yolculuk boyunca insanı kıllandırırcasına sürekli ağlayıp sızlıyorlar. “Hava Kazası Raporu” programının bir bölümünde, bebeğin ısıtılan biberonunun sebep olduğu uçak kazasını izlediğimden beri, uçakta bebeğe kılım arkadaş. Sürekli bir huzursuzlanma, kafama hücum eden “bebeğe malum olurmuş,” lafları, her çığlığı takip eden türbülans sarsılmaları filan derken, bana geliyorlar anacım. Tırsıyor, ve bebeksiz sefer düzenlemeyi akıl edecek ilk havayolu şirketini her yerinden öpüyorum.