Grange’ın Japonya’ya uzanan romanı: Kaiken

grangekaiken

Doğan güneş karardığında, geçmiş, çıplak bir kılıç gibi keskinleştiğinde, Japonya artık bir anı değil, kabus olduğunda, Kaiken’in zamanı gelmiş demektir.

Grange’nin son romanı Kaiken’i elime aldığımda yazarın ve polisiye – gerilim türü romanların müptelası okurlar gibi aylardır raflarımıza düşmesini bekler vaziyette değildim. Her ne kadar Taş Meclisi ve Kurtlar İmparatorluğu’ndan kalma deneyimle Grange’ın romanlarında bekleme yap(a)madan hikaye içinde sürüklenip gitmenin kaçınılmaz olduğunu bilsem de ilk satırlara ufak bir tereddütle başlamıştım. Bir buçuk günlük  okuma sonrası kitap bitirilip kitaplığımda sakince yerini aldı.

İlk olarak Kaiken nedir sorusunun cevabını vermek isterim. Daha sonra Fransa’dan Japonya’ya uzanacak olan hikayeye bir üst bakış yaparız. Kaiken bir tür hançer diyebiliriz. Japon geleneklerine göre Samurayların eşlerine verilen bu hançer gerekli durumlarda –onurları uğruna ölmek vs.-kadınların  intihar etmeleri için saklı tutulurmuş. Özel bir de pozisyonu olan bu intihar biçiminin detaylı bir anlatımını Grange kitabında yapmış, merakınızı kitaba saklamak istersiniz sanırım.

tumblr_mobr0poCPJ1rdgjefo1_500

Gelelim hikayeye. Aslında kitapta okuru peşinden sürükleyen, çekip koparan, geren tek bir hikayeden bahsedemeyiz. Yazar kitabının merkezine yerleştirdiği başkahramanına, birinin sonu diğerinin başlangıcı olan ve hepsi bir şekilde geçmişle sarmalanmış iki ayrı bela bahşediyor. Ve kahramanının çevresinde tur atan bu gizemli, zaman zaman korkutucu olan olaylar kitabın sonuna doğru çok uzak bir diyarda kahramanımızın çıkmaz sokağı oluveriyor.

kaikenFransız başkomiser Passan ve yaşadıkları şehrin hamile kadınlarına korku salan seri katil arasında sürüp giden bir kovalamaca ile kitaba giriş yapıyoruz. Hamile kadınları ve karnındaki bebekleri kendince törensel bir ayin ile yakarak yeniden doğuşunu sağladığına inanan, hermafrodit  Guillard başından beri Passan’ın hedefi. Fakat onu yakalamak birçok bürokratik engele takılıyor. Hırçınlığı, haksızlığa karşı büyüyen öfkesi ve öfkesini kontrol edemeyişi  kariyerinde ivmeyi eksiye düşürüyor. Passan ve Guillard arasında artan gerilim bizi nasıl Uzakdoğu’ya sürükleyecek diye düşünürken hikaye makas değiştirip farklı bir serüvene çıkarıyor bizi.  O noktadan sonra Passan’ın aile içi sorunları, Japon geleneklerine ve kültürüne duyduğu hayranlığın yansıması olarak Japon olan Naoko ile yaptığı evliliğin girdiği çıkmaz, bu evlilikten sahip olduğu iki oğlu ve geçmişe gömülemeyen sırlar kalabalığı kitabın finale kadar yükünü taşıyan unsurlar oluyor.

En kısa haliyle olumlu olumsuz birkaç unsurdan bahsedip finale bağlayayım. Kitap kesinlikle çok sürükleyici. Yaz aylarında zaten tercih için daha iyisi düşünülemez. Karakterler bütüne etki sıralamasına göre gerektiği kadar derinleştirilmiş. Kahramanlarının korku, sapkınlık, hırs, öfke yada şiddet eğilimi olarak tanımlanacak tüm tepkilerini çocuklukta yaşanmış travmalara bağlamış olan yazar, okur- kahraman arasında bağ kurmayı da garantilemiş bence. Sadece Passan’ı cadde cadde, sokak sokak Fransa’da gezdirirken yazar bizi de düşünseydi mesela bi Beyoğlu Rapsodisi tadı alamayacağımızı kestirseydi iyi olurdu.

SAM_2214

Gerilmek mi istiyorsunuz? O zaman kitaplığınızda Kaiken’e bir yer açın… Tavsiyemdir.