Gabriel Garcia Marquez’in 3 en iyisi

Yaklaşık 1,5 ay önce gazetede çıkan bir haber beni ne kadar üzdü size anlatamam. Öyle  her zamanki gibi kenara köşeye sıkıştırılmış kültür sanat haberlerinden biri, dünyada en severek okuduğum yazar Gabriel Garcia Marquez’in artık iyiden iyiye yaşlandığından, etrafındaki kimsecikleri tanımadığından ve doktorlarının 1982 Nobel Edebiyat ödüllü yazara çok az ömür biçtiğinden bahsediyordu. Okuduklarıma inanasım gelmedi. İlk ismi “Gabriel” yüzünden, kendisine ve yazdıklarına aşina olmayanların hep kadın sandığı o adam, sanki hep romanlarında yarattığı ıslak, nemli ve sıcak ülkelerinden birinde yaşamaya ve benim için yazmaya devam edecek gibi gelirdi bana.

Zira okuyanların bildiği gibi her şeye kafa tutan, öfkesinden aşk, aşkından cinayet, cinayetinden asker, askerinden düzen, düzeninden fakirlik, fakirliğinden yaşam çıkaran Gabriel Garcia Marquez, yarattığı her yaşam öyküsünü ta buralardakiler tarafından bilinmek istermişçesine yazıya hapseder. Yosunlu, denizli, tütünlü, güneşli, yağmurlu, hamaklı, yoksul, küflü, kokuşmuş, yeşil, kırmızı, hüzünlü, erotik, hem çiçek hem barut kokulu, ham meyveli, dumanlı, uyuşuk, kindar, cuntalı, özgür; çirkinken güzel, güzelken çirkin sanılacak ne varsa bu adam uzaklardan size yazıyor gibidir; her seferinde yazdıklarını şişelere koyup okyanusa bırakır, siz kendi adalarınızdan en ıssızında mutsuz mutsuz otururken o şişeler ne yapıp edip gelir, sizi bulur sanki.

İşte bu denli sevdiğim, sevmekten öte kalemine saygı duyup kendi meşrebimce öykündüğüm adam için, bir “en iyileri” yazısını eninde sonunda yazmam gerekiyordu. Belki de kendisi hakkında yazacaklarıma nokta koymak gücüme gittiğinden bunca zaman görevimi ertelemiştim. Ne var ki artık kendimce bir saygı duruşunun zamanı geldi kanaatindeyim. Buyrunuz bence Gabriel Garcia’nın en iyileri:

Kırmızı Pazartesi

Kitabın evdeki nüshası 7. basım – 1991’de annem satın almış. Bizzat Marquez’le tanışmam, çoğunluğunki gibi Yüzyıllık Yalnızlık ile değil, Kırmızı Pazartesi’yle olduğundan mıdır bilinmez, bu kitabın benim için yeri hep bambaşkadır. Arka kapağındaki “polisiye roman” ifadesine çok aldırmamak lazım – içinde bir cinayet olsa bile, Marquez bu metni polisçilik oynamaktan çok adeta kendi nemli ve suçlu kurgu dünyasının temellerini güçlendirmek için kaleme alır. 120 sayfacığın içine cuntasından kilisesine, namusundan namussuzluğuna her şeye dokunan koskoca bir hikaye sığdırır. Kendi deyimiyle de yazılış tarihi itibarıyla en iyi romanıdır yazarın. Muhakkak okunasıdır, atmosferi koklanasıdır.

 

 

Benim Hüzünlü Orospularım

Yaşlanana dek yüzlerce kadınla yatmasına rağmen aşkı tatmayan bir adamın, aşkı 90. yaş gününden sonra bulması ne kadar olasıdır? Olası olsa bile bu aşk ne kadar güzel, içten, gerçekçi ve iğrenç olmaktan uzak anlatılabilir? Eğer anlatan Marquez’se, pekala da anlatılır işte. Romanın konusuna aldanıp, gerçekçi akımın bağrından kopmuş bir hikaye beklememek lazım. Zira kitabın satırlarındaki adamla yer yer özdeşleşen yazar, nice okudukça kafaya kazınan düşünceyi, romanda işlediği aşkın arasına berisine sıkıştırır. Gazetecilere, yazarlara, aydın kesime, bayramlara ve hakim olan düzenin ta kendisine inceden inceden giydirir. Benim Hüzünkü Orospularım’ı kim okursa Marquez’i yakınen tanır, kafasının içine girer, damarları arasında dolaşır.

 

Albaya Mektup Yok

Yaşlanmaktan değil de, yaşlılıktan korkanların biraz canını acıtacak traji-komik bir uzun hikayedir bu. Hikayenin her sayfasında, daha ilk satırdan beri üzerine çöken nemli ve sıkıntılı bulutun kalkmasını umar insan. Metin, hemen hemen Marquez’in tüm yapıtlarında olduğu gibi baskıcı rejime türlü giydirmelerle, yönetimin fakirlikle baş başa bıraktığı bir kasabadan türlü sahnelerle ve ha öldü, ha ölecek diyeceğiniz bir albayın sonu gelmeyen bekleyişiyle doludur. Hani okuyucu olarak pek çok yazarın hikayedeki mekanları bir şekilde betimleyebilmesine alışığızdır ya; işte Marquez bu metninde okuyucuya rutubetli havanın kokusunu bile aldıracak kadar başarılı tablolar çizer. Son sayfayı okuduktan sonra buruştum sanırsınız-öyküye sinen yaşlılık içinize öyle işler.

 

Şimdi Gabriel Garcia Marquez okurları diyecek ki, “Nerede Yüzyıllık Yalnızlık? Bu adamın en meşhur romanı o değil mi?” Evet, ülkemiz sınırları içinde hakikaten de öyle. Ama niyetim ne Yüzyıllık Yalnızlık’a, ne de sevenlerine saygısızlık etmek değildir – tövbe haşa. Elimdeki ’96 yılı baskısının çevirisinden mi, romanın kendi girift yapısından mı, okuduğum dönemki kafa meşguliyetimden mi, yoksa roman karakterlerinin birbirinin kopyası git gide çoğalan isimlerinden mi bilinmez, vaktiyle okurken temelinde yatan yalnızlığa değil de kalabalıklığına kapıldığım bir metindir Yüzyıllık Yalnızlık. O yüzden burada yazmaya çalışsam da beceremem, pek sevdiğim yazara istemeden haksızlık edeceğimden korkarım. Gel gelelim yorumlamak isteyeniniz olursa yorum bölümü emrinize amadedir. Çekinmeyiniz, iki üç satır karalayınız.

 

Comments
  1. Hande Demirel

    Gabo tanrıdır. Çok güzel yazı olmuş :)

    • Ece Budayıcıoğlu

      handecim yorumunu aylar sonra gördüm! özür diliyor, teşekkür ediyor, gözlerinden öbüyorum! :)