Fight Club: Bir tüketim toplumu eleştirisi – II. Bölüm

I. Bölüm için: http://www.birinciblog.com/fight-club-tuketim-toplumu-elestirisi-i-bolum/

Filmde, seyircinin aslında Tyler Durden diye bir  karakter olmadığını, onun Narrator’ın yani Edward Norton’un alter-ego’su olduğunu öğrenişi de izleyiciyi filmin geneliyle ilgili bir beyin hengamesine sürükler. Filmin twist’i yani süpriz’i ironik bir hava taşır ve Fincher’ın anlatım tarzı ve kullandığı kurgu tekniğinden dolayı postmodernist bir estetiktedir. Filmin, genel anlatım tarzı, kurgusu, postyapısalcı izler taşımaktadır. Bu anlayış hem filmin kendisini, hem de izleyicinin algısını yapıbozuma uğratmaktadır.

Amy Ruud’a göre ” Modernizm hiçbir vaadini yerine getir-e-memekte ve bunun sonucu olarak yeniden bir kast sınıfı oluşmakta: yönetenler ve yönetilenler. Zaman ilerledikçe yönetenlerin güçleri artmakta, yönetilenlerin gücü azalmakta. Teknoloji ile boşalan ruhlarımızı TV, tüketim eşyaları ile doldurmaktayız. Sisem, alt sınıfın ne kadar çok tükettiğiyle ilgilenmekte; tüketiyoruz ve tükettikçe boyunumuzda asılı olan zincirden bir halkayı daha eksiltiyorlar. Çünkü tüketim bizde beğımlılık yapmaktadır. Tek özgürlüğümüzün tüketmek olduğunu sanırken bir aldanış içinde düşüp uçuruma doğru bir adım daha atmaktayız. İşte film tam olarak bunların yaşandığı bir dönemde geçmektedir.

 

Baudrillard’ın “Simulakra ve Simulasyon” Kuramı

Simulacrum (Simulakra) doğadaki cansız maddelerin kendiliğinden, bir anda veya zamanla bir canlıya benzer biçim almasına ve bu tür oluşumlara verilen addır. Felsefede ise, Postmodern Teorist Jean Baudrillard’ın görüşüne göre orjinali, gerçeği, ilk örneği olmayan; kendisi zaten kopya olan bir şeyin kopyasını anlatan bir terimdir.[1]

”Porno  -hakikiden daha hakiki olduğu için- simülakrın doruk noktasıdır.” Baudrillard’ın bu cümlesi bize simülakrın ne olduğu hakkında bir fikir vermektedir (Baudrillard, 2003, s. 16)

Bir ”Porno” filmde gördüklerimiz, başka filmlerle karşılaştırılırsa bunlar sevişiyor gibi yapmıyorlar sevişiyorlar dedirtir. Yani gördüklerimiz ”gerçekten” bir cinsel birleşmedir; ne var ki Baudrillard bunu hipergerçek yada simüle edilmiş bir gerçek olarak tanımlar. Pornoda yaşanan durumun bizim yada herhangi bir topluluğun gündelik yaşamda bir karşılığı yoktur, o herhangi bir şeyin yansısı değildir, olamaz da. Ama orada gerçekleşen bir şeyler vardır. O halde porno için şunları söyleyebiliriz: pornografik içerik taşımayan filmlerde sevişme sahneleri oyuncular tarafından rolleri gereği taklit edilirler kaldı ki bu sahneler senaryoların getirdiği bir sürecin gidişatın uygun olarak perdeye yansır, ancak porno seksi bir gösterge olarak ele alıp bize tüm çıplaklığı ve gerçekliğiyle bize sunarak hipergerçekleştirir. Porno bir smülakrdır, o seksi gizlemez yada taklit etmez simüle eder ve bu nedenle pornonun yarattığı tüm atmosfer hipergerçek bir atmosferdir (Baudrillard, 2003, s. 18).

Baudrillard’a göre gerçek artık matrisler, minyatür hücreler, bellekler ve komut modelleri tarafından üretilir. Yani gerçek artık sürekli üretilen bir şeydir var olan bir şey değil. Bu nedenle gerçek artık işlemsel bir şeye dönüşmüştür ve rasyonel olması gerekmez. Bir kökene ihtiyacı yoktur. Bir töz yada referans sistemiyle hiçbir ilişkisi yoktur, zaten Baudrillard’ da bir köken yada gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesine hipergerçek yada simülasyon der (Baudrillard, 2003, s. 32).

Baudrillard, simulasyonların ve modellerin toplumsal dünyayı gerçek ve görünüş arasındaki ayrımın silinmesine yol açacak biçimde oluşturmaya başladığı üretimci bir toplumsal düzenden yeniden üretimci bir toplumsal düzene geçilmesinde yeni teknoloji ve enformasyon biçimlerinin merkezi bir rol oynadığını vurgular. Baudrillard’ın anlatısı üretim ve endüstri kapitalizminin egemenliğindeki modernite çağının sona ermesi ve taklitler, hipergerçeklik, şiddetli bir infilakla içe dönül çöküş ve yeni teknolojiler, kültür ve toplum biçimleri tarafından oluşturulan postendüstriyel postmodernite çağıyla ilgilidir (Baudrillard, s.1998: 149-155; Kellner, 1993: 230). Baudrillard’a göre modern endüstri toplumunun anahtarı üretimken, postmodern toplumda ”gerçek”i önceleyen modeller olarak ”taklitler” toplumsal düzene egemen olmaya ve toplumu hipergerçeklik olarak oluşturmaya başlar. Baudrillard’ın taklit toplumuyla sonuçlanan ve tarihsel bir perspektif içerisinde ele aldığı bu suret düzeni onun toplumsal tasarımının da temelidir. Baudrillard’a göre suretler nesnelerin ya da olayların temsilleri ya da kopyalarıdır; suret düzenleri ise suretler ve gerçek arasındaki ilişki bakımından görünüş düzenlerindeki çeşitli evreleri biçimlendirir. Suretlerin toplumsal hayat üzerindeki egemenliklerini tanımlayan Baudrillard Rönesans’ın suretlerin kurucu örgütlenmiş ilkesi olarak ilk defa ortaya çıktığını söyler. Rönesans hüner gerektiren işe fiyat biçen yapma ve demokratikleşmiş bir göstergeler dünyasını gündeme getirerek feodal ortaçağın sabit göstergeler ve toplumsal konum hiyerarşileriyle ilgilsini kestiği zaman bu ilk suret düzeni ortaya çıkmıştır (Kellner, 1993, s. 232). Bu evrede suretler doğayı temsil eder ya da doğal haklara ve yasalar somutluk kazandırırlar ve bu evrede doğal değer yasası egemendir. İkinci suret düzeni ise, endüstri devrimi sırasında ortaya çıkmıştır; Bu devrede sonsuz yeniden üretilebilirlik endüstrisi suretler ya da seriler biçiminde dünyaya sunulmuştur. bu dönemde üretim mekanikleşir ve kitle nesnelerinden oluşan seriler imal edilir. Üretimin mekanikleşmiş olmasıyla eksiksiz kopyalar, montaj fabrika süreçleri ve otomasyon tarafından sonsuzca üretilebilirdi. teknolojinin ve mekanik yeniden üretimin yeni bir gerçeklik oluşturmaya başladığı bu nokta da ”endüstriyel değer yasası” hakimdir. Suretlerin üçüncü düzeninde ise ne ikinci evrede olduğu gibi orjinali sahtesinden oluşan bir dünyadayızdır, ne de ikincide olduğu gibi saf bir seriler dünyasıdır. Bu aşama taklit modellerin dünyayı oluşturmaya başladığı ”taklit” aşamasıdır. Burada yapısal değer yasası hakimdir ve modeller her şeyden önce gelir (Kellner, 1993, s.222).

Metaların kullanım değerleri ile üretimin gereklerinin yerine modeller, kodlar, taklitçiler, gösteriler, ”taklit’in aşırı gerçekçiliği (hyperrealism of ”simulation”) geçmiştir. Medya ile tüketim toplumunda insanlar dışarısıyla, dış ”gerçeklik”le yok denecek kadar az ilişkisi bulunan imgeler ile taklitçeler oyununa kendilerini iyice kaptırmışlardır. Gerçekten de günümüzde herhangi bir olayın doğrudan deneyiminin, göndergesinin ya da gösterilenin bilgisinin yerini, bu olayın imgesinin ya da göstereninin aldığı bir taklitçeler dünyasında yaşıyoruz. Yeni Postmodern evren her şeyi bir taklitçe kılmaya alabildiğine yatkındır. Bununla Baudrillard hepimizin belli taklitleri kullandığı, bu taklitlerin dışında bulunan hiçbir şeyin ”gerçek” olmadığı, taklit edilebilecek hiçbir ”orjinal” in de bulunmadığı bir dünyayı anlatmak istemektedir. Bundan böyle ”öykünme”ye ya da ”benzetme”ye karşıtlık içeren bir ”gerçek” alanı bulunamaz, olsa olsa yalnızca taklitlerin bulunduğu bir düzey söz konusudur.[2](Sarup, 2010, s.229).

Jean Baudrillard daha 1960’lı yılların sonlarından itibaren toplumların ‘’ütopyalarını’’ (tüketim toplumuyla) bir şekilde gerçekleştirmiş olduklarını, dolayısıyla ortada gerçekleştirebilecek bir ütopya kalmadığını söylemeye başlamıştır. Ortada geleceğe yönelik gerçekleştirilecek bir ütopya kalmayınca da önce bu gerçekleştirilenin bir ütopya olup olmadığının sorgulanması gerektiğini iddia etmiş ve bu sorgulamayı bizzat başlatmıştır (Adanır, 2010, s.37). Bu sorgulama da tüketim toplumundan yola çıkan bir ‘’simülasyon’’ kuramında kendini bulmuştur.

Baudrillard, modern kapitalist toplumların geçirdikleri mutasyon sayesinde başka bir aşamaya geçildiğini (simülasyon evreni) ve artık karşımızda ideolojik ve maddi amaçlarını yitirmiş bir kapitalizm bulunduğunu; bundan sonra bir kapitalizm değil, bir tüketim toplumu, tüketim ideolojisi çözümlemesi ve eleştirisi yapmak gerektiğini söylemektedir. Ayrıca ‘’Tüketim Toplumunun’’ ilkel topluma özgü yaşam kurallarının içeriğini boşaltmış bir toplum olduğunu söylemekte: Örneğin, ilkel toplumların sahip oldukları yiyecek, içecek ve zenginlikleri şölenler yoluyla manevi amaç uğruna toplu halde tüketip, yok ederlerken; tüketim toplumunun bireyi istediği herşeyi keyifli bir şekilde, hiç bir manevi amaç gütmeden salt gösteriş ve lüks tutkusu adına biçimsel ve bireysel bir şekilde tüketebilmektedir. Bu bağlamda tüketim toplumu, ilkel toplumun başka bir versiyonu olarak kabul edilemez.[3]

Baudrillard gerçeklik ilkesini yani bir anlamda amaçlarını, umutlarını, geleceğe yönelik düşlerini yitiren bir toplumun mevcut sistemi, düzeni, yaşamı yeniden üretmekten başka bir seçeneğe sahip olamauacağını ve bunun olsa olsa bir simülasyon evreni olabileceğini söylemektedir. Modern toplumlar bir gelişme yani sanayileşme, yüksek öğrenim, zenginleşme, çağdaşlaşma, demokratlaşma aşamasından sonra total denilebilecek bir tüketim aşamasına geçmişlerdir. Burada toplum yaşamın tüm alanlarında sınırsız ve sonsuz bir tüketim düzenini benimsemiştir. Bireyler kendi yaşamlarıyla birlikte içinde yaşamakta oldukları doğa, çevre ve dünyayıda tüketmeye proglamlanmış varlıklara benzemektedirler. Burada çelişkili gibi görünse de bir tür kapalı toplumdan söz edebilmek mümkündür. Bu toplumsal yapıda system değişmeyen kurum ve kuruluşlar vs. üstüne oturma aşamasına geldiğinden bireyler dünyaya geldikleri andan itibaren tüm yaşamları boyunca bu kurumlar, kuruluşlar vs.’nin varlıklarını sürdürmelerine hizmet eden canlılara dönüşmektedirler (Adanır, 2010, s. 52-53).

Baudrillard’ın değişiyle bu toplumda sonuçlar nedenlerden önce gelmektedir. Herşey yazgısal bir görünüme sahip olmakla birlikte herşeyin raslantısal bir şekilde olup bittiği izlenimi yaratılmaya çalışılmaktadır. Oysa bireylerin bu toplumsal yaşam stilini kabul etmekten başka seçenekleri yoktur. Her ne kadar alternatiflerden söz edilmeye çalışılsa da sonuç itibarıyla mevcut sistemin dışında bir yaşam sürdürebilmek olanaksızdır. Başka bir deyişle bireyler hergün bir robot gibi gerçekleştirmeleri gereken tüm eylemleri yinelemekten başka birşey yapmayan, içleri boşalmış, yanlızca biyolojik bir yaşantı sürdüren maddi varlıklara benzemeye başlamışlardır. Baudrillard, bunun olsa olsa bir yaşam simülasyonu, böyle bir yaşama sahip insanlarınsa olsa olsa birer insan smülakrına dönüşmüş olabileceklerinden söz etmektedir (Adanır, 2010, s.53).

Baudrillard’a göre bizi toplumsalın ötesine iten kültürel başıboşluğun, gösterge ve görüntülerin bunaltıcı akışının örnekleri; genellikle televizyonun, rock videolarının ve MTV’nin (müzik televizyonu) pastiş, kodların eklektik karışımı, tuhaf kolajlar ve anlam ile okunabilirliğe karşı koyan zincirlerinden boşalmış gösterenlerin örnekler olarak zikredildiği medyadan alınır  (Featherstone, 1996, s.47).

Baudrillard televizyon düşkünü, o kanaldan bu kanala geçip duran izleyicinin parçalanmış dünya algısını, postmodernizm’in bir öğesi olan şizofreni çerçevesinde tartışır. Şizofreni; gösterenler arasındaki ilişkinin çöküşü, zamansallık, hafıza ve tarih duygusunun çöküşü olarak görülür (Featherstone, 1996, s.103).

Postmodern gündelik kültür bir üslup çeşitliliği ve üslup hetorejenliği kültürüdür, göndergenin yada gerçeklik duygusunun yitirlimesine yol açan imaj ve simülasyon aşırılığı kültürüdür. Bunun ardından gösterge ve imajları bir anlatısal ardışıklık oluşturacak şekilde birbirine zincirleme kapasitesinin eksikliği yoluyla zamanının bir dizi şimdi halinde parçalanması dünyanın mavcudiyetinin berrak, dolaysız, yalıtık, duygu yüklü yaşantılarına –yoğunluklara–  şizofrenik bir ağarlık verilmesine yol açar. Bu bağlamda MTV müptelası izleyicinin dünyaya ilişkin bölük pörçük algısı ideal bir örnek olarak gözükmektedir (Featherstone, 1996, s.202).

“Gerçeklik ilkesini, gerçekliğini yitiren bir toplumsal yaşam bir tür sanal yaşama dönüştüğünde ortaya çıkan sanal teknolojilerin yardımıyla toplumlar sanal değil gerçek bir yaşantı sürdürdüklerini inandırılmaya çalışılmakta ve bu uğurda muazzam çaba, enerji ve para harcanmaktadır. Bir anlamda özünü, ruhunu, manevi, insani değerlerini yitiren bireyler robotu andiran basit birer biyolojik varlığa dönüştürmekte ve insanlığını yitirince geriye kalan tek duygusal yanının yani arzularının kölesi haline gelmiş bir varlığa benzemektedirler. Tüketim toplumu bir arzu üretim ve paradoksal bir şekilde arzuları tatmin etmeme sisteminden başka bir şey değildir.” (Adanır, s. 53-54, 2010).

Adorno’nun değişiyle ‘’Bugün sistem içinde belirleyici olan şey, tüketicinin iplerini elden bırakmama, tüketiciye bir an olsun direnişin mümkün olduğunu sezdirmeme gerekliliğidir’’[4]  ‘’Endüstri, insanla yalnızca müşterisi ve çalışanı olarak ilgilenir ve gerçekten de insanlığı bir bütün olarak, her seyi kapsayan bir formüle indirgemiştir-tıpkı her bir öğesine yaptığı gibi. İdeolojik düzeyde o zaman hangi yüzünün belirleyici olduğuna bağlı olarak, plan yada raslantı, teknik ya da yaşam, uygarlık ya da doğa vurgulanır.

Böylece, kültür endüstrisi yöneltilmiş olduğu milyonların bilincini ve bilinçaltını yönlendiriyor olmasına rağmen, kitleler birincil değil, ikincil role düşerler ve hesaplanabilir nesnelere, makinenin tali parçaları olurlar. Tüketici, kültür endüstrisinin bizi ikna etmeye çalıştığı gibi hükmedici yada özne değil, aksine nesnedir. Özellikle kültür endüstrisi için biçimlendirilmiş olan kitle iletişim araçları terimi, vurguyu nispeten zararsız bir alana kaydırmakta çok işe yaramıştır. Her ne kadar kültür endüstrisi kitlelere uyum sağlamadan varolamayacak olsa da, kitleler onun ölçütü değil ideolojisidir’’ (Adorno, 2003:76-77).

”Tüketicinin bilinci de kültür endüstrisi tarafından satılan eğlence reçeteleriyle, kültür endüstrisinin faydaları konusunda pek de saklı gizli olmayan bir şüphe arasında ikiye bölünmüş durumdadır. İnsanlar sadece deyişteki gibi tongaya basmakla kalmaz, en küçük bir mutluluk vaadinde dahi, altında yatanı görebilecekleri bir aldanmayı arzular. Adeta kendilerinden nefret ederek göz kapaklarını kapanmaya, seslerini onaylamaya zorlarlar, ne için üretildiğinin eksiksiz bir bilgisiyle, haksızca önlerine konulanı alırlar. Kabul etmeseler de, hiçbir değer taşımayan tatmin edici mallardan uzak kaldıklarında hayatlarının iyice çekilmez olacağını hissederler”.

 

Dövüş Kulubü ve Simulasyon Kuramına Bir Örnekleme

Dövüş Kulübü’nde Tyler Durden’ın gözüktüğü sahneler onun gerçeklik imgesine doğru yaptığı yolculuğun resimleridir. Baudrillard’a göre, simulasyon:

 

-Temel gerçekliğin bir yansımasıdır.

-Temel gerçekliği saptıran ve maskeleyendir.

-Temel gerçekliğin boşluğunu maskeler

 

-Simulasyon’un temel gerçeklikle hiçbir bağı yoktur sadece kendi simulakr’ından ibarettir.

Tyler’ın flash görüntüleri, gerçekliğin yansımalarıdırlar ki Baudrillard bunu iyi görünüm diye adlandırıyor. Jack, sonunda Tyler’la uçakta tanıştığında bu ikinci aşamadır ve Baudrillard buna şeytani görünüm diyor. Tyler burda Jack’e, sabun ve ev gereçlerinden nasıl bomba yapabiliceğini anlatır. Bu filmin devamında göreceğimiz “şeytani” Tyler’la bir tanışma evresidir. Üçüncü aşamada Uçaktan indiklerinde Tyler’ı bir arabaya atlarken, çalarken görürüz. Jack ise valizinden gelen gizemli bir titreşim yüzünden havalanında tutulur, mahsur kalır. Jack havalanında tutulmalıdır ki Tyler onun apartmanını havaya uçursun. Tyler, Jack’in dikkatini dağıtmış yani saptırmıştır. Dördüncü ve son aşamada ise Tyler imgesi tamamen dönüştürülmüştür. Simulasyon’un temel gerçeklikle hiçbir bağı yoktur sadece kendi simulakr’ından ibarettir. Jack, Tyler’ın görünümünü kendi simuklarıyla inşa eder. Tyler artık kendi varlığına bürünmüştür.

 


[1] Ahmet Cevizci’nin Felsefe Terimleri Sözlüğü” kitabından.

[2]Baudillard, J. (1983). Simulations, New York: Semiotext(e).

[3] Oğuz Adanır’ın “Üretimin Aynası” yazısından.

[4] Adorno  “Kültür Endüstrisi, Kültür Yönetimi’’ adlı çalışmasında kültür endüstrisi üzerine tarifi geniş boyutuyla tüketim toplumu kavramının içinin neyle dolu olduğunu anlatmaktadır.

______________________________

 

KAYNAKÇA

 

Adorno, T. (2007). Kültür Endüstrisi Kültür Yönetimiİstanbul: İletişim Yayınları.

Karadoğan, A. (2005). Postmodern Sinema mı Film mi? İletişim Araştırmaları Dergisi. Sayı: 3. 133-160.

Kellner, D. (1993). “Toplumsal Teori Olarak Postmodemizm: Bazı Meydan Okumalar ve Sorunlar.” Modemite versus Postmodemite. Mehmet Küçük (derleyen ve çeviren). İstanbul: Vadi Yayınları. 227-259.

Baudrillard, J. (2003). Simulakrlar ve Simülasyon, İstanbul: Doğu Batı.

BaudrillardJ(1983). Simulations.  New York: Semiotext.

Cevizci, A. (2003). Felsefe Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Engin Yayıncılık.

Chatman, S. (1990). Corning to Terms: The Rhetoric o/Narrative in Fiction and FilmLondon: Cornell University Press.

 Modleski, T. (1998). Eğlence İncelemeleri, İstanbul: Metis Yayınları

Gönen, M. (2004). Paradoksal Sanat Sinema, İstanbul: Es Yayınları.

Sarup, M. (2010).  Postyapısalcılık ve Post-Modernizm,  İstanbul: Kırk Gece Yayınları.

Adanır, O. (2010). Baudrillard,  İstanbul: Say Yayınları.

Featherstone, M. (1996). Postmodernizm ve Tüketim Kültürü, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

 

No Responses