Evim, evim, güzel evim…

Evde olmayı nasıl tanımlarsınız? Peki evi nasıl tanımlarsınız? Nedir ev, daha da önemlisi neresidir? İşinizden, okulunuzdan sonra tekrar işinize, okulunuza döneceğiniz süreçte size yatak imkânı sunan bir birim mi? Fatura, kira ve aidat üçgeni içinde debelendiğiniz otelvari bir barınak mı? ‘Hamd olsun, karda kışta kafamı sokabildiğim bir yer’ yalınlığı ve tefekkürü mü? Yoksa bir kale mi?

Ev, adı üstünde ev/ren benim için. Kaybettiğim bir kavramdı bu aslında. İzmir’deki evim, benimdi; aslında bendi. Beş yıl boyunca en yakın arkadaşımdı, çok zor zamanlar yaşadığım gibi çok da iyi anlarım oldu orada, onunla. İzmir’de, o 1+1 evimde, kendimi en çok bulduğum o yerde, evcimen olduğumu anladım ilkin. Bu yüzden sanırım, kira günü gelmeden kiralarımı yatırmam, faturalarımı öderken çok da sinkaflı olmamam bundan.. Üst kattaki 70 yaşındaki avukat emeklisi Kenan Bey Amca’ya hemen her sabah güler yüzle hayırlı sabahlar dilemem, onun da bana mukabele etmesi bundandı hep sanırım..

Ardından mezuniyet, bir iki kötü anı; İzmir’den gidiş. Sonrası yerleşim açısından tam bir keşmekeş.. Avcılar-Acıbadem-Acıbadem (2), üçgeninde yer yurt belirleme seansları. Bir iki arkadaşa sığınma, arada başka başka maceralar ve ev’den, ev/ren’den kopma sonuçları..  Tüm bunları neden yazdım? Şu an kaldığım yer, tam anlamıyla olmasa bile, beni mutlu etmeye başlayan bir yer. Sonradan dâhil olduğum, şimdiyse sadece benim kaldığım bir yer burası. Öğrenci evinden, bekâr evine evrimle sürecinden geçti kaldığım ev. Kavga patırtı sürecinden sonra tek hükümdarı oldum buranın.

Evimi kafamdaki şeylere göre düzmek, düzen vermek; az da olsa istediğin eşyayı alıp keyfini sürebilmek güzel şey.. İşinden evine gelip, bir kadeh şarap ya da güzel bir bourbon koyman kendine; müzik setine Nick Cave’i koyman, Coltrane’i, Bill Evans’ı ya da Chet Baker’ı ardından dizinlemen, play tuşuna bastıktan sonra kendini koltuğuna atıp o loş ışıkta ayaklarını da uzatman.. Bunlar güzel, gerçekten güzel şeyler hem de.. Bahsettiğim şeyin para ile alakası yok, kişisel konuşuyorum tamamen.. Coltrane’i Coltrane yapmayın da David Bowie ya da herhangi bir türkücü yapın isterseniz; hatta şarabı, bourbon’u da geçin bir çay demleyin, ama eviniz bunu sunsun size. Size sizinle olduğunu hatırlatsın, akşam giderken ona ayaklarını geri geri hissettirmesin, sizi bekleyen bir kadın/bir adam gibi olsun ev..

Huzur olsun, hazır olsun.. Sıcak olsun, nihai bir sıcaklık değil görsel bir sıcaklıktan bahsediyorum. Size siz olduğunuzu hatırlatsın: dozunda yalnızlık sunsun, dozunda aşırılık.. Kitaplarınızla konuşun orada ve kendinizle de çokça.. Bunun için de bakımını yapın o evin, kendinizi temizlediğiniz gibi onu da temizleyin, giydirin. Kendiniz olarak görün tamamen. Zil zurna sarhoş olacaksanız da, ağlayacaksanız da, küfredip zırvalayacaksanız da, sevişecekseniz de evinizde yapın bunu. Mahremdir çünkü ev. O sizi saklayacaktır. Sizin sevdiğiniz kadar o da sizi sevecektir. Unutmayın, evde sadece tek başınıza olacaksınız, ama yalnız değil..

Saat, an itibariyle 00:31.. Hava makul.. Etraf sakin.. Ben kulunuzu sorarsanız, hamd olsun.. Şu The Boatman’s Call albümünü yeniden başlatayım, size de güzel günler dileyeyim efendim. Bendeniz ömrüm vefa ederse İzmir’de olacağım siz bu satırları okurken. Sizin de gününüz o kent kadar güzel geçsin..

Comments
  1. Burak

    Fotoğraflardaki ev ne tarafta? Acıbadem mi yine?

  2. elif sarıoğlu

    ev içindekileriyle de güzeldir; kimi zaman seni bekleyen bir başka insan,kimi zaman da bir kedi :)