En iyisinden 5 mini-dizi seçkisi

Evdeysem en fazla yaptığım şey, müzik dinlemek ya da kitaptan okumaktan çok dizi izlemek oluyor. Çok fazla film ya da sinema sevdalısı değilim. Ama söz konusu diziyse, orada tevazu göstermeden at koştururum. Bu Cuma günü de buna dayanarak ‘madem ki dizi, neden mini-dizileri çiziktirmedim hiç?!’ diye düşündüm. Çünkü mini seriler, majör dizilerin altında hep ikinci plana atılır. Bir nevi b-side gibi. Ama öyle ki, hatta bazen daha sık, uzun serilerden çok daha fazla iz ve etki bırakır üstümüzde. En azından, benim için böyle bu. Çok uzun tutmayacağım bu listeyi. Kişisel bir en iyi beş mini-dizi listesi olarak görün. Yine bencilliğime teslim oluyorum, yine kendimce bir liste dizinliyorum. Atladıklarım olacak, şimdiden affola. Buyurunuz, buyuralım..

sherlock1024Sherlock:
Bir diziden beklentiniz nedir? Onu izlediğinizde iyi vakit geçirmek mi? Kafanızı dağıtmak mı? Bir seriye bağlanma isteği mi? Yoksa çok izlenen bir prodüksiyon olarak ‘bunu ben de izledim!’ düsturu mu? Sherlock’u izliyorsanız ya da izlediyseniz, zaten dizi izlemediğinizi bilmeniz gerekir! İki sezon yaptı Sherlock, toplamda altı bölümlük bir ‘film’den bahsediyoruz. Film diyorum, zira izlediğimiz bir dizi değil benim için. Bu kadar fazla uğraşılmış, bu kadar ince detaylara girilmiş, bu kadar fazla efekt (bilhassa analog efektten bahsediyorum) ve bunca titizlik, 1 saat 30 dakikalık bir dizi bölümü için çok ama çok fazla. Bir sahnesini bile kaçırsanız yayınlanan bölümlerden, izlediğiniz tüm bölüm havada kalıyor gibi. Esir alınıyorsunuz Sherlock’a, bile isteye hem de. BBC’nin yaptığı en iyi iki üç işte biri olarak kabul ediyorum Sherlock’u. Bu altı bölümlük mini-serinin üçüncü sezonu hala gelmedi. Yıl içerisinde servis edilmesi ise bekleniyor. Her Sherlock’u izlemiş ölümlü gibi ben de yana yakıla bekliyorum bu dizinin yeni sezonunu. Diziden bir kupleyle tamamlarsak yerinde olacak bu bekleyişi: I Sher locked!!

band-of-brothersBand of Brothers:
Her ne kadar IMDb’de 9’un üzerinde bir not almış olsa da Band of Brothers, ne yazık ki çevremde bu mini-seriyi izlemiş insan bulamıyorum. İkinci dünya savaşından çok ekmek yedi Hollywood. Ama Steven Spielberg 120 milyon dolarlık devasa bir bütçeyle HBO çatısı altında bu seriyi çekerken, herhalde kendisi de bu kadar büyük bir etki yaratmayı beklemiyordu. Her ne kadar ABD pompalamasyonu olarak kabul görse de Band of Brothers, sinema tarihinde kanımca en gerçekçi savaş izlencesi oldu. 10 bölümlük bir seri olan bu mini-dizide bölüm başlarında ‘sağ kalan askerlerin’ röportajları çok önemliydi. ‘Easy Company’ taburu askerlerinin başından geçen olaylar ve o savaş ortamı adeta kan dondurucu birer anı olarak kazındı aklıma. Bir dokuzuncu bölümü var ki bu serinin, spoiler vermemek adına bahsetmesem de o sahneden, şunu söylemek istiyorum: bir 10 dakika konuşamadım, kendime gelemedim. İnsanlığın kaybettiği bir gerçekliği anlatıyordu bu dizi. Hem de sizde onanmaz yaralar açarak. Spielberg’in bu serinin ardından çektiği The Pacific ise Band of Brothers’ın çok ama çok gerisinde kalmıştı. İzlememiş olanlara önerim bünyeniz sağlam değilse bundan uzak durmaları..

mpMildred Pierce:
Yine bir HBO bombası. Kimi kaynakta üç, kimi kaynakta beş bölüm olarak geçen bu dizi ise aslında bir tekrar çekim. 1930’larda geçen bu hikaye, sizin aslında ekran başında kendi kendinize vermiş olduğunuz bir sinir harbi. 30’lu yılların Amerika’sında eşi tarafından terk edilmiş ve iki çocukla tek başına kalmış bir kadın olan Mildred Pierce’ın (Kate Winslet) hikayesini anlatan bu mini-dizi, aslında Midred’ın büyük kızı Veda ile olan savaşını anlatıyor. Veda, nasıl anlatmalı, şeytanın insan formuna girmiş, ete kemiğe bürünmüş ve iki ayak üzerinde duran hali. Mildred, kocasının terkinin ardından yaşam mücadelesi içinde kendine imkanlar yaratan bir anne. Fakat kızlarını yetiştirmede işteki aynı kabiliyeti gösteremiyor. Bu yüzden de büyük kızı Veda ile onun doğumundan itibaren de hep bir savaş halinde. Aslında iyi kalpli Mildred. Büyük kızını defalarca affetmesi, onu tekrar tekrar bağrına basması da bunun bir göstergesi. Ama kızından bir canavar yaratması da yine aynı nedene bağlı. Dizinin sonunda ise… E bir izleyin de görün..

hatfields-mccoys-605039lHatfields & McCoys:
History Channel’in ilk dizi denemesi. Kişisel yorumum, bir cevher! Kevin Costner’ın oynadığı için bir indireyim de izlediğim dediğime beni pişman eden mini-seri. Amerikanya’daki 1861-1865 yılları arasındaki Kuzeyliler, yani nam-ı diğer yankee’lerle Güneyliler’in arasındaki iç savaşta aynı safta (Güneyliler) bulunan iki aile Hatfields & McCoys. Devil Hatfield (Kevin Costner abimiz) ve Randall McCoy (Bill Paxton) aynı cephede Kuzeyliler ile dişe diş savaşan iki aile reisi. Konu ise şöyle başlıyor: savaş sürerken aynı safta olan Randall McCoy ile aynı safta olan Devil Hatfield, “birader bu savaş çok kan akıttı, artık bu kan dursun, ben köyüme geri dönüyorum” diyor ve savaştan ayrılıyor. Böylece iki aile arasında sonu gelmez bir düşmanlık başlıyor. Bu nedenden dolayı birbirine cephe alan bu iki aile arasındaki kan davasını anlatan ve gerçek hayattan alınan bu gerçek hikâye, sizin de elinizde olmadan Hatfiled’ları desteklemenize neden oluyor. Üç bölümlü bir seri olan dizi, geçen yıl Emmy’de en iyi mini-seri ödülüne de hakkıyla uzandı. Son zamanların en iyi mini-dizisi diyebilirim bu yapım için.

A Young Doctor’s Notebook:
Mikhail Bulgakov’un A Country Doctor’s Notebook adlı kısa hikayesinden televizyona uyarlanan bu mini-dizide Mad Men’in Don Draper’i Joe Hamm ve Harry Potta-young-doctors-notebook-daniel-radcliffe-jon-hammer’a can veren Daniel Redcliffe başrolü oynuyor. Bu iki isim de aynı karakteri canlandırıyor dizide. Yeni mezun olmuş bir tıp öğrencisinin, tıp fakültesinde öğrendiğinden çok daha farklı bir şekilde Rusya’nın en ücra köylerinde meslek hayatına başlaması ve yıllar içinde başından geçenleri konu alan A Young Doctor’s Notebook, aslında bir komedi dizisi olarak görülse de izleyeninde çok sağlam bir mide istiyor. Kuş uçmaz kervan geçmez bir Rus köyünde, henüz yeni mezun bir doktorun olabilecek en zor koşullarda yaptığı doktorluğun, en sonunda bir morfin bağımlılığına uzanan yolda çok çetin sınavlardan geçtiğini görüyoruz bu her biri 22 dakikalık dört bölümde. Doktorumuz da belli bir yerden sonra düzene ayak uyduruyor, ama bu yol da onun hayatını bambaşka bir düzleme sokuyor. Tekrar belirtelim, çok sağlam bir mideye sahip değilseniz, bu diziden de uzak durmanızı öneriyorum.

Şimdilik beş dizi karaladım. Biliyorum Black Mirror, Angels in America ya da bir Planet Earth nerede diye soracaksınızdır. Kesinlikle mükemmel mini-diziler olduğunu söylüyorum ben de onların. Ama ben yine de yukarıda anlattığım bu beş dizinin diğerlerinden hep bir adım önde olduğunu düşünüyorum. Ya da kim bilir, belki yakın zamanda sadece ismini geçirdiğim dizileri bir daha izlemeliyim.. Bakarsınız onları da geniş geniş anlatabilirim ileriki zamanlarda. Hepinize iyi seyirler..

Sherlock trailer:
YouTube Preview Image

Band of Brothers trailer:
YouTube Preview Image

Mildred Pierce trailer:
YouTube Preview Image

Hatfileds & McCoys trailer:
YouTube Preview Image

A Young Doctor’s Notebook trailer:
YouTube Preview Image

Comments
  1. Orhan Meriç

    Mustafacığım Band of Brothers candır, canandır. Yıkanmış soğuk renkleri, aktüel kamerası v.b. ile Er Ryan’ın başlattığı yoldan gider seri ve enfestir. Eline sağlık.

    • Mustafa Gündoğdu

      şimdi görüyorum yorumunu orhan. aynen bahsettiğin gibi o soğuk renkler zaten savaş ortamını neredeyse birebir yansıtıyor. sıcak temas sahnelerinde harika bir efekt oluyor, hele ki blu-ray’den izleniyorsa.. hasılı, hem nitelik hem de nicelik açısından çok öte bir iş çıkarmış spielberg ve hbo..

  2. selcuk

    the prisoner yok mu ?

    • Mustafa Gündoğdu

      the prisoner’ı ancak arattığımda bulabildim. 60’lı yıllarda olan the prisoner ise maalesef izlemedim ama büyüklerimizden duymuştum. izlemediğim için de koymadım sıralamaya.