Elimize yüzümüze bulaşan dizi uyarlamaları

Geçen haftalarda hatırlayacaksınız, The Sopranos’un Türkiye versiyonu çekiliyor diye yazmıştım. Ve ekledim, Uğur Yücel faktörüne rağmen çok fazla umudum yok diziden. Çünkü uyarlamalarda hep bir yan –aslında büyük bir yan- eksik kalıyor. Tam evriltemiyorsun; e RTÜK var ona göre davranman lazım; bırak küfrü şunu bunu, sigara bile sansürlenecek; alkol ve uyuşturucu desen hak getire; çarpık ilişkiler de en rahatsız etmeyen şekle büründürülüyor.. Hasılı, sadece dizinin ana karakterleri alınarak bunun üstenden tamamen bambaşka bir hikaye ‘apartılıyor’ tırnak içinde. İzleyicinin çoğunluğu el mahkum benimseyebiliyor bu durumu. Ama o dizinin orijinal halini bilenler için ise o dizi, işkenceye dönüşüyor.

Bu noktalardan hareketle ben de, bizim yapımcıların Amerika ve Avrupa’dan ‘aparttığı’ dizileri –hepsini olmasa da- bir hatırlayalım istedim. Fecaatle sonuçlanan diziler de var, izleyicinin beğendiği de. Bana sorarsanız orijinali dururken, Türk versiyonlarına pek de yaklaşmam. Ama geneli düşünürseniz, tabii ki izlenecektir bu yapımlar. Aşağı yukarı 40 tane dizi almışız yabancılardan. Belli başlarını aşağıda hatırlayalım:

Evli ve Çocuklu (Married with Children): Married with Children’ı izlememişiz insan yoktur diye kabul ediyorum. Hadi izlemedeniz diyelim, en azından jeneriğini bilmeyen yoktur dizinin. Frank Sinatra’nın o meşhur Love and Marriage eseri.. Bunu sanırım 2000 başlarında yapmışlardı bizimkiler. Ege Aydan benim için bir idol olan Al Bundy’i canlandırmıştı; Yıldız Kaplan ise Peggy Bundy’i. Al dediğimiz fenomen, bugün kitleleri etkilemiş vecizelerin üstadıydı. “Erkeklerin 10’da dokuzu büyük memeli kadınlardan hoşlanır. Diğer kalan bir erkekse, büyük meme seven o dokuz erkekten hoşlanır.” Altına imzamı çaktığım cümle. Böyle daha niceleri vardı. Tabii ki ne kadarını çevirdik dilimize, isterseniz o konuya hiç girmeyelim. Kısacası iyi niyetli bir denemeydi, ama fazla devamı gelmedi dizinin.

Doktorlar (Grey’s Anatomy): Ne yorum yapsam bilemedim.. Doktorlar TV dememiz daha doğru olacak sanırım. Zira Show TV bir ara Doktorlar TV’de yayınlanıyordu diye aklımda kaldı. Ha bir de yazın geldiğini Doktorlar’dan anlıyorduk. Günde 789235368125 bölüm olunca, “İşte..” diyorduk, “..yaz gelmiş!” Şaka bir yana, önceleri izlemek için kasmıştım kendimi. Hastane dizilerini –House MD’yi çok ayrı bir yere koyuyorum- aslında o kadar sevmem. Ama insan ilişkileri açısından iyi noktalara nüfuz ediyorlar. Kutsi’yi beyin cerrahı olarak izleme fikrini çok benimseyememiş olmalıyım ki, belli bir noktadan sonra yeter artık demiştim. Zaten her gün defaatle gözümüze sokulduğu için de ayrı bir soğukluk oluştu. Yine de orijinaliyle en çok uyum yakalanan dizi olduğunu söylemek lazım geliyor.

Dawson’s Creek (Kavak Yelleri): Bir başka fecaat. Kimin eli kimin cebinde belli olmayan, bitti derken yeniden başlayan, ölen adamları tekrar tekrar dirilten ve Efe denen karakterin aslında ölümsüz olduğunu anladığımız bir diziydi kendisi. Aslında güzel başladı, bunu inkar edemem. Seferihisar’da çekiliyordu dizi, karakterler falan da iyi analiz edilmişti. O sarışın Aslı karakterine de en başlarda gönlümü kaptırmıştım hatta. Ama dediğimiz gibi, Türk versiyonundaki ‘kim kimle ne yapıyor?’ olayı, bize fazla geldi herhalde. İki bölüm arasında bile Deniz’in sevgilisi Efe’ye mi yazıyordu, Deniz’le mi sevişmişti, yoksa diğer adamda mı gönlü vardı; takip edebilen beri gelsin. Sonrasında ise olay zaten koptu: diziye girenler, erenler, ölenler, ölüp ölüp geri dönenler. Hatırlamak bile canımı sıktı şimdi..

Küçük Sırlar (Gossip Girl): Bakın bu bir yere kadar çekilebilir bir diziydi. Tanıdığım insanların çoğu Sinem Kobal’a kıldır, ama ben o kızın diziye iyi gittiğini savunuyorum. Bu dizinin talihsizliğinin aslında başrol oyuncularının medyada fazla yer alarak yıpratıldığını, ayrıca Arda Turan’nın Sinem Kobal üzerindeki tahakkümünden kaynaklandığını düşünüyorum. Yok Merva Boluğur silikon taktırmış, yok dizideki diğer karakter soyunmuş falan, bunlar da yıpratıcı etkiydi. Ama bu dizinin senaryosu da tam olarak alınmadı. Eşcinsel hiçbir karakteri göremedik mesela. Buna kıyısından köşesinden değinilmedi. Uyuşturucu partileri hakeza. O yüzden diyorum ya, hep bir şeyler eksik kalıyor aldığımız dizilerden. İki sezon sonra kesmek zorunda kaldılar nihayetinde. Halbuki iyi gidiyordu reytingler.

Umutsuz Ev Kadınları (Desperate Housewives): Bir Desperate Housewives müptelasıydım. Sekiz sezonunu da bilfiil oturup piksel piksel izledim. İnanılmaz severdim onları, bu yüzden arkadaşlar takılırdı bana ‘Oğlum deli misin?’ diye.. O yüzden çok şaşırmıştım bizimkiler böyle bir işe girişince. En çok da Gaby (Zeliş) karakterine şaşırmıştım ben. Gaby ile Zeliş, tamamen birbirine zıt iki karakter, Zeliş namusuna düşkün bir ev kadınıyken Gaby, o 17 yaşındaki bahçıvanla yatabilecek kadar şehvet düşkünü. Diğer karakterler de oturmamış bence, Ceyda Düvenci dışında. O, evet Lynette ile uyumlu. Berrin de çok güçsüz kalmış Bree düşünülünce. Suzan’la Susan DelFino’nun da uyduğu söylenebilir. Ama yine hikaye yarım. Berrin’in oğlu eşcinsel değil, seks hakkında konuşulan şey yok gibi. Kısacası yine bir hayal kırıklığı. Ama tabii ki izleyici sevdi bu diziyi. Onların takdiridir, ben yokum orada hiç.

Hakkını Helal Et (My Name Is Earl): Bunu en sona sakladım. CNBC-e izlediğimiz zamanlarda takip ettiğimiz bu dizi, Samanyolu TV tarafından Türkiye’ye uyarlandı. Hem de ne uyarlanmak.. Dizinin kahramın Earl’ün olayı geçmişteki hatalarını ‘karma felsefesi’ yöntemiyle telafi etmekti. Murat ise bunu ‘helallik alma’ yöntemi ile ifa ediyordu. Earl ile Murat arasındaki fiziki benzerlik su götürmezdi. Hala hatırladıkça gülüyorum. Madem senaryoyu devşiriyorsunuz, bari adını Murat değil de Erol yapsaydınız demekten de kendimi alamıyorum. İnsanlara hak yolunu göstermeye adamıştı Murat. Earl ise tamamen kendini aklamaya çalışıyordu. Muhafazakar kanalların neden böyle bir işe kalkıştığını anlamak zaten zor. Bir de ala ala My Name Is Earl gibi bir diziyi almaları, dağlara taşlara dedirtiyor insana. Aman sakın The L Word’e el atmasın bu kanallar.. İşin içinden çıkılmaz bu sefer.

En barizleri bunlardı işte. Bu altı dizi ile bir şeyler yapılmaya çalışıldı, ama bunların tuttuğunu da söylemek çok doğru olmayacak. Belki aradan Umutsuz Ev Kadınları sıyrılabilir. Onda malzeme bol çünkü, bize de evrilt evrilt oynat..  Tekrarlıyorum, orijinali varken uyarlama versiyonlarını pek tercih etmeyen tayfadanım ben. Belki The Sopranos fikrimi değiştirebilir, ama onda da benim pozitif ön yargım devreye giriyor. Yine de dizi yapımcıları ve senaristlerin orijinal bir şeyler denemesi gerekiyor daha fazla. Cari açığı bir de dizi ihraç ederek artırmaya gerek olmadığını düşünüyorum.