Dünyanın en yaşlı çocuğu ve biz

Geçtiğimiz Cumartesi günü, National Geographic’te “Dünyanın En Yaşlı Çocuğu” isimli bir arkeoloji programına denk geldim. Amerikalı bir kazı ekibi, Fas’ta gerçekleştirdiği kazılar esnasında bir insan iskeletinin kalıntılarına ulaşıyor. İskeletin gün ışığına çıkan ilk kısmı olan kafatası, ekip içinde büyük heyecan yaratıyor – zira kalıntıların bulunduğu toprak tabakası tam 108.000 yıllık – yani iskelet de 108.000 yaşında. Arkeolojiye ilgilenenler bilirler – bu kadar yaşlı insan iskeletleri bulmak çok zor olduğu kadar, insanoğlunun evrimsel gelişiminden tutun da, izlediği göç ve yayılma rotalarına kadar pek çok önemli bilgiyi barındırdığından son derecede kıymetlidir.

Penn_child_02

Kazı ekibi yaklaşık 2 aylık titiz ve sabır dolu bir çalışmayla iskeletin bir kısmını gün yüzüne çıkartmayı başarıyor. Kafatası paramparça halde; parçaları topraktan temizledikten sonra birleştirmek belki 10 yılı aşkın zaman alacağından, ekip iskeletin olduğu toprağın 1 metre küplük kısmını alçı içine alarak, Almanya’daki bir arkeoloji ve antropoloji enstitüsüne götürüyor. Burada iskeletin DNA’sından diş yapısına, ölüm yaşından cinsiyetine kadar pek çok soru işaretini açıklığa kavuşturacak pek çok detaylı araştırma yapılıyor. 108.000 yıllık kalıntılarda DNA’ya dair hiçbir şey bulunamıyor. Kafatasının parçalarını birleştirmeden diğer sorulara yanıt bulabilmek  de pek kolay değil. Fakat araştırmanın önünü bunların tıkamasını izin vermiyorlar – bilimin yavaş ilerlediği noktada, devreye sanat giriyor ve sıra geliyor New York’ta yaşayan bir plastik sanatçısının yardımını istemeye.

Paleoartist Viktor’ın işi, kazılarda ortaya çıkan kafataslarına, sanatını konuşturarak birer kimlik ve yüz vermek. Adamın atölyesi onlarca büstle dolu: Neanderthal’lerden homo sapien’lere tarihin türlü çağlarında yaşamış “insanların” yüzleri size bakarken, bir yandan da sanatçının kullandığı grafik programlarıyla eline ulaşan paramparça kafatasının parçalarını bilgisayar ortamında birleştirişine tanıklık ediyorsunuz.

20110616_inq_he1child16z-gArkeologların geleneksel yöntemlerle  10 yıl içinde tamamlayabileceği şeyi, bilgisayar yardımıyla birkaç ayda tamamlayan Viktor, ortaya Neanderthal ile homo sapien arasında bir geçiş türü sayılabilecek yeni bir insanın yüzünü çıkarıyor. Çalışması, bu kafatasıyla ilgilenen tüm bilim insanları arasında büyük heyecan yaratıyor. Kocaman adamların gözleri mutlulukla parlıyor – hayatlarından birkaç ayı yalnızca bu kafatası üzerine araştırmalar ve çalışmalar yaparak geçiren herkes artık bir yüze sahip bu kafatası için daha da sıkı çalışmaya başlıyor. Söz konusu olan arkeoloji, antropoloji, insanoğlunun geçmişi, türümüzün tarihi… Yani Türkiye şartlarında “eften püften işler,” “birkaç kemik parçası,” vesaire…

Çocukken hep arkeolog olmayı istediğimden mi, yoksa bizim memlekette “klip sahibi olmayan” sanatçıların açlıktan kırılışını düşünüp bu belgeselde olan “ütopik” şeylerle karşılaştırdığımdan mı  bu kadar etkilendim bilmiyorum, fakat cumartesiden beri masanın başında oturup herhangi bir heyecan duymadan yaptığımız işler için her birimize ayrı ayrı üzülüyorum. Hayatlarının bilmem kaç yılını, aç kalma ya da sokakta yatma korkusu olmadan böylesi harika işlere rahatça adayabilen insanların yaşadığı ülkelere uçasım kaçasım geliyor. İstediği eğitimi alıp hayatına dilediği gibi yön veren, ideallerinden aç kalmamak için vazgeçmek zorunda kalmayan insanlar var dünyada. Bizim burda ise dört bi yanımız aç kalmayı göze aldığında bile yaptığı işlere kıymet verilmeyen bilim insanlarıyla dolu. Geriye kalanlar da bizim gibi ofislere talim zaten – sabah 9, akşam 5, yol, yemek, SSK.

Hiç düşündünüz mü gerçekten neye yeteneğiniz ya da isteğiniz olduğunu? Bir Tan Sağtürk olmak için Fransa’ya mı gitmek gerekli bu ülkede? Fazıl Say olabilmek için bursla yurtdışında okumaktan başka çare yok mu? Arkeoloji okuyunca toz altındaki müzelerde etiketlere yazı yazmaktan başka şey yapılamıyor farkında mısınız? Akademik hayata devam kararı aldığınız takdirde kaç kişiyle koltuk kapma savaşı yapmak zorunda kalacaksınız peki? Yaptığınız heykeller “ucube” yaftası yiyip ne zaman yıktırılmayacak? Heykellerin yıktırılmayacağı günleri göreceğiz, üstüne bir de bilimsel çalışmalar için yapılan plastik heykeller yukarıdaki örnekte olduğu gibi takdir edilecek, bilimin yoluna ışık tutacak öyle mi?

Hadi bizden geçti de, çocuklarımızı nasıl bir gelecek bekliyor bu ülkede?

Ha bu arada, sizce kız-erkek birlikte okusun mu okullarda, yoksa karma eğitim sapkınlığı körükler mi?

Çok yazık.

 

(Girizgaha konu olan belgeseli merak edenler şuradan izleyebilir bu arada: http://topdocumentaryfilms.com/worlds-oldest-child/)