Dracula’nın topraklarında 4 gün…

Bir kaç ay önce yer gök Dracula oldu hatırlarsanız. Dracula Untold vizyona girdi, filmin tarihi gerçekleri bilinçli bir şekilde çarpıttığı uzun uzun konuşuldu.  Osmanlıları yerden yere vurduğu, bizleri cümle âleme kötü gösterdiği, yeni bir Geceyarısı Ekspresi vakası olduğu da hararetli tartışmaların konusuydu.

Uzun etmeden söyleyeyim: Dracula ve etrafındaki esrarengiz sisli atmosferi pek severim. Geçtiğimiz aylardaki vampir dosyasından sonra Postkolik tayfası olarak da Dracula mitini pek bir sevdiğimizi hatırlatmaya pek gerek yok. Kendisi bu güne dek yaratılmış en heyecan verici fantastik karakterlerden biridir. Malzemenin güzelliğinden ötürü sinema ve TV’den edebiyata; video kliplerden bilgisayar oyunlarına ve oyuncaklara kadar Dracula her zaman popüler oldu. Zaman zaman ona olan ilgimiz azalsa ya da unutulmaya yüz tuttuysa da çekilen yeni bir film veya dizi ile tekrar gündeme gelmeyi bildi.

Elbette bu yazıyı kaleme almadan önce Dracula Untold’u izledim. Kişisel fikrim film atmosfer olarak görevini yerine getiriyor.  Osmanlılar biraz uyduruk olmuş, Fatih Sultan Mehmet’in hipster saçı falan olmamış, tarihin çarpıtılması benim için sorun değil zira bu bir film! Biz de senelerdir tüm Bizanslıları kadın düşkünü şarapçılar olarak göstermedik mi? O zaman buna da katlanacağız. Kont Vlad Dracul karakteri oldukça sağlam çizilmiş. Halkını kurtarmak için saf kötülükle anlaşma yapacak kadar vatansever bir lider Vlad. Ama ilk kadim vampir ile anlaşma yaptığı noktadan itibaren intikam hırsıyla gözü dönüyor ve sevdiği herkesi felakete sürüklüyor. Vampir yarasalardan oluşan ordu, güneş ışığına çıkınca yok olan vampirlerin özel efektleri vb. şahane… Vampir külliyatına eklenen son halkayı merak edenler kaçırmasın derim…

dracula untold

Dediğim gibi konu cazip ve biz de meraklısıyız… Eylül ayında Birinciblog’dan beri tanıştığım Postkolik’in gedikli yazarlarından Enis Hazan’la birlikte Dracula mevzusunun aslını astarını öğrenmek ve nam-ı diğer Vlad TEPEŞ’in inini görmek üzere Romanya’ya gittik!

Evet gittik! Transilvanya’nın sisli Karpat Dağlarını aşıp Bran Kalesi’ne tırmandık ve vampirin  yatağına baktık…  Şaka bir yana gerçekten beklediğimizden çok daha eğlendiğimiz ve keyif aldığımız bir gezi oldu Romanya turumuz.

İşin aslı şöyle bir şey: Tamamen meraktan neredeyse  bir yıl kadar önce kadar önce eşim Deniz, Romanya-Bükreş’e gidelim dediğinde ne işimiz var orada yahu dediğimi hatırlıyorum. Ama sonrasında ucuz uçak biletlerini cebimize koyup maç saatini beklemeye başlamıştık. Sonra bizim ufak hanım da eklenmeye karar verdi bu geziye. Ona da bilet aldık ve rahat etsin diye Bükreş’in iyi otellerinden biri olan Hotel Epoque’dan yerimizi ayırttık. Bu arada Bükreş’e yolunuz düşerse kalacağınız yer kesinlikle bu otel olmalı. Şehir kalabalığından uzak ama eğlencenin kalbinin attığı Eski Şehir merkezine yürüme mesafesindeki Epogue Hotel kalitesi, hizmeti ve güleryüzlü yardımsever personeliyle gönlümüzü ilk dakikalardan itibaren fethetti.

IMG_0326

Neyse gitme zamanı yaklaşınca eşime ve kızıma vize almak gerekti ama bazı talihsizlikler sonucu Romanya Konsolosluğu’ndan vize alamadılar ve gitmekten vazgeçtiler. Ben elimde bir uçak bileti ve parası ödenmiş güzel bir otel ile kalakaldım. Zira pasaportumdaki Schengen vizesi beni götürüp getirmeye hayli hayli yeterliydi. Ya ben de yakacaktım bileti ve oteli ya da tek başıma bir maceraya yelken açacaktım. Sonra aklıma şöyle bir fikir geldi: Ara Enis’i vizesi var mı sor ve bombayı patlat: Dracula’nın inine bir yolculuğa var mısın dostum?!

Görüşmenin sonunda “abi bana bir iki gün izin ver ajandama bir göz atayım” dedi. Baktı ve gerisi malum sanırım. Uçak biletini kaptı ve 19 Eylül 2014 Cuma günü Pegasus’a atlayıp soluğu Bükreş’te aldık.

airport

Şans eseri alandan bindiğimiz taksinin şoförü oldukça dost canlısı çıktı. Onunla şehrin, ülkenin tarihi, trafik vb. üzerine sohbet ede ede otelimize ulaştık. Oteli yukarıda yeterince övdüğümü düşünüyorum o yüzden günün akşamına geçiyorum. Enis’le Bükreş’in biralarının ve yemeklerinin tadına bakmak için hemen bir harita edindik ve soluğu şehrin eğlence dünyasının kalbinin attığı Eski Şehir merkezinde aldık.  Ülke ucuz, biralar lezzetli. Yemek porsiyonları da devasa ve oldukça ucuz. Ayıptır söylemesi Enis’le ortak ölümcül bir barbekü tabağına girdik ve 60 Ley (40 lira gibi ediyor) ödedik. Ta ki yoldan geçenler tabağımıza ve bize insan değilmişiz gibi baktılar o derece! Başka bir örnek vermek gerekirse biralar 9-14 Ley arası. Bu da Türk parasıyla 6-8 Lira civarı bir şey ediyor! Hem de barda, restoranda veya 5 yıldızlı otelde her yerde! Gecenin kalanını çeşitli barlarda takılarak tamamladık. Bir ara sokaklarda dolanırken çıktığımız bir meydanda halka açık bir rock konserine denk geldik. Sonradan öğrendiğimize göre Bükreş’in kuruluşunun -ya da Osmanlıdan kurtarılışının bilemiyorum- 555.yılı temalı bir kutlamalar silsilesinin tam başlangıcında Romanya’ya gelmişiz!  Gençlerle beraber, bir kelimesini dahi anlamadığımız dilde döktüren grubu izledik. O gece şansımıza nefis bir hava vardı ve çoğu zaman açık havada tişörtle oturduk.

 mega

İkinci gün otelde güzel bir kahvaltı ettikten sonra gündüz gözüyle Bükreş’i keşfe çıktık. Otelin hemen dibinde Çeşmeci Parkı var. Enis’in enteresan bir merakı var: Bazı aksiyon figürlerinin –silah, üniforma ve vücut duruşları itibarıyla hiper-real denebilir bu arkadaşlara- yakın plan fotoğraflarını çekip Instagram üzerinden takipçileriyle paylaşıyor. Seyahate çıkarken bu arkadaşları da yanına almıştı ve ikinci günün sabahını parkta fotoğraf çekimine ayırdık.  Günün kalanını kafelerde, antika pazarlarında v.b aylaklık yaparak geçirdik. Akşam da soluğu Hard Rock Cafe Bükreş’te aldık. Enis’in şansına –değişik zevklere sahip olduğunu kabul edelim- country coverları çalan bir gruba denk geldik. Yemeğimizi yerken bu grubu ve ardından çıkan harika bir kadın soliste sahip olan diğer grubu dinledik ve bu keyifli günü sonlandırdık.

figurs

Üçüncü günün sabahında -yok yok Gandalf gelmedi- tüm Romanya yolculuğunun amacı için harekete geçme vakti gelmişti. Transilvanya turu!

Bir önceki geceden kiralık arabamız ve yol bilgisayarımız (elbette İngilizce yüklenmiş olarak!) gelmişti. Sabah Enis’le kahvaltımızı yaptıktan sonra 10 gibi oldukça güzel bir havada Dracula’nın peşine düşmek üzere otelden ayrıldık. Bükreş’in dış mahallelerini geçip Braşov şehrine doğru yola koyulduk. Hedef Braşov’du. Braşov Bükreş’ten 160 km kadar uzakta, bir Ortaçağ kasabasının tüm özellikleri aynen korunmuş çok güzel bir şehir. Yolumuz dümdüz geniş ovaları geçerek ilerliyordu. Petrol rafineleriyle bilinen Ploeşti’yi geçtik, yollarda Romanya ile özdeşleşmiş Rumen çingenelerinin köylerine rastladık.

yolda

Braşov’dan önce aşmamız gereken Karpatlar yavaştan karşımıza çıkmaya başladı ve kelimenin tam anlamıyla nefesimiz kesildi! Transilvanya bölgesine girdikten sonra giderek yükselmeye başlayan yolu takip ederek Karpat Dağlarının ve ormanlarının içine daldık. Bulutların yere kadar indiği karanlık ormanlarla kaplı dolambaçlı yolları aşıp Kont Vlad Dracul’un şatosuna doğru yaklaştıkça, Dracula efsanesinin neden bu toprakları sardığını gayet iyi anladık.

karpats

Zira gerçekten kana susamış vampir prens var ise burası dışında bir yerde yaşamış olamaz.  Dağ yollarının arasında birden karşınıza çıkan tepelerdeki kasvetli manastırlar ile inlerin -ve elbet cinlerin- top oynadığı terk edilmiş gibi görünen köylerin sayısı arttıkça hedefe iyice yaklaştığımızı anladık. Sonra aşağıya iniş başladı ve geniş ovalara ulaştık. Yol bilgisayarı sağolsun bizi hedefimize adım adım yaklaştırıyordu. Ve beklenen an geldi! Bran Castle 20 Km…

cross

Inınının! Vampir külliyatının ekmeğinin yendiği mekana yaklaştıkça entresan yerlere rastladık. Bir tanesi Vampire Camping! Karavan parkındaki terk edilmiş gibi görünen karavanlarda hangi kadim vampirlerin uyukladığını bilmek istemeyeceğimizi düşünüp hedefe ulaştık. Bran Kalesi…

brancastle

Vlad Tepeş’in yaşadığına inanılan görkemli şato uzaktan gerçekten çok heyecan verici duruyor. Arabamızı park ettik, biletlerimizi aldık ve bir nevi hac vazifemizi gerçekleştirip Vlad’ın mekanını enine boyuna inceledik, güzel fotoğraflar çektik. Aslına bakarsanız kale turist kaynıyor ve sıkış tıkış bir gezi sizi bekliyor ama bakmayı bilirseniz etrafta çok güzel detaylar saklı. Kalenin önündeki yemyeşil bitkilerin bürüdüğü kulübe, avludaki mezar taşları, gölet… Eee buraya kadar gelip kalenin önünde bir “Never Hide!” pozu vermezsek de çatlardık!

neverhide

Şatodan Dracula hediyeliklerimizi aldıktan sonra Braşov’a yollandık. Burada harika bir Pazar günü panayırına denk geldik. Yerel yemeklerin tadına baktık ve süper bir cover grubunun konseri ile kafamızı iyice dağıttık. Grup Türkiye’de çalacağı herhangi bir mekanda 1 numara olur! O derece iyilerdi. Bu şehirde kahve, yemek, konser derken epey bir oyalandığımızı fark edip akşam 6 gibi dönüş yoluna çıktık. Bilmediğimiz şey ise asıl maceranın yeni başladığıydı! Eylül ayının sonlarına yaklaştığımızdan hava erkenden kararmaya başladı ve tam o sırada biz Karpatları gerisin geriye geçiyorduk.

tırsaklar

İnce bir yağmurun eşlik ettiği sis ve dağların zirvelerinden iyice aşağı inen bulutlarla birleşince ortam tam evlere şenlik oldu. Gelirken geçtiğimiz kasabaların neredeyse tamamının panjurları sımsıkı kapalıydı ve bazı evlerde hayalet gibi bir mum ışığı dışında hiç bir ışık yoktu. Kont Vlad Dracul’un soluğunu ensemizde hissede hissede bir tren yolu ile paralel giden vadiye indiğimizde film iyice koptu. Zira yol kapandı ve trafik durdu! Biz de Silent Hill filminin setine dönen tren yoluna zıplayıp Enis’in oyuncaklarla harika pozlar çekme fırsatı yakaladık.

silenthill

Daha bitmedi! Orayı atlattıktan sonra otele ulaşma çabalarına kaldığımız yerden devam ederken Bükreş 65 km yazan bir yoldan içeri daldık ve o an yol bilgisayarı “benden bu kadar” deyip bizi karanlıklarda bıraktı. Girdiğimiz yol yeni bitmiş bir otabanmış meğer ama ne otoban! Hiç bir ışığın, uyarının, benzinliğin ve hayat belirtisinin olmadığı David Lynch’in Lost Highway’i!  Yola girerken uzaktan hayal meyal gözüken Bükreş’in ışıkları da ortadan kaybolunca verdik kendimiz makaraya! “Kesmeseler bari bizi” tadında repliklerin eşliğinde medeniyete dönme çabalarımız sonunda meyvesini verdi ve Bükreş’e akşam 9-9:30 civarı ulaştık.  Otelde biraz oyalanıp nefes aldıktan sonra bir şeyler içmek üzere Bükreş’in eski merkezine uğramayı ihmal etmedik bu kadar maceranın üzerine.

brasov

Son günün sabahı otelin bisikletlerine atlayıp otelin karşısındaki Çeşmeci Parkı’nda turlayarak geçti. Sonra şehire uzanıp alınacak bir kaç şeyi aldık ve akşamüzeri kalkacak uçağımıza binmek üzere havalanının yolunu tuttuk.

cheers

Romanya ve Transilvanya turumuz beklediğimizden çok daha güzel ve dolu dolu geçti ama ülkenin garip bir havasının olduğunu söylemek lazım. Mesela ülkesini Osmalılara karşı kahramanca savunan ve gerçek bir halk kahramanı olmasını beklediğiniz Vlad Tepeş’in öyle her yerde heykeli veya anıtı yok… Neden acaba? Ve son cümle olarak Dracula Untold’dan bir replik:

Vlad’ın şeytani güçleri ile son karşılaşmadan önce Fatih otağında paşalarına şöyle diyor: “Topraklarım arasında en az sevdiğim…”

Gidin ve kendiniz karar verin…