Dan Brown’un Cehennemi

Uzun zamandır yazmak istediğim bir yazı bu… Dan Brown’un tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de fırtınalar koparan ve Altın Kitaplar tarafından yayımlanan son romanı “Cehennem” ya da orijinal adıyla “Inferno”…

inferno_quote

Dan Brown yıllardır takip ettiğim, her romanını okuduğum önemli bir yazar ve aynı zamanda meslektaşım! Nasıl mı? İkimiz de – aslında başkahraman simge bilimci Robert Langdon ile beraber üçümüz de- Sanat Tarihçisiyiz!

Bahsettiği konular, romanlarına konu edindiği mekanlar ve sanat eserleri, yıllarca benim de ders olarak okuduğum şeyler. O yüzden kendisine ayrı sempatim var. Ama bu sempatim yazdıklarını taraflı değerlendirmeme yol açmıyor çünkü Brown, gerçekten iyi yazıyor!

fotoğraf (3)

Okuyanlar bilirler onun romanları sanat eserlerinin içinde saklı olan, olduğuna inanılan bilmeceler ve gizemlerle yoğrulan, çok sağlam kurulmuş entrikalar içerir ve bir solukta zevkle okunur. “Cehennem” de öyle. Ve son romanı Türk okurları doğrudan ilgilendiren bir yerde, finalinde İstanbul’da geçiyor!

Spoiler vermemeye çalışarak çok kısa romanın konusu hakkında bir iki kelam edeceğim, sonra da neden bu kadar ketum davrandığımı sebebiyle açıklayacağım. Başkahramanımız Robert Langdon gözlerini İtalya’da bir hastanede açar. Oraya nasıl geldiği hakkında hiçbir fikri yoktur ve yaralıdır! Ceplerinden birinden enteresan bir alet çıkar. Kendine gelip peşindekileri atlattıktan sonra bir şekilde aleti çalıştırmayı başarır. Ve İtalyan Rönesansı’nın en önemli şairi Dante Alighieri’nin meşhur eseri Inferno’da tasvir ettiği korkunç yer altı dünyasının, en detaylı ve korkutucu tasvirlerinden birini çizmiş olan Sandro Botticelli’nin eseri ile karşılaşır. Langdon, hastanede kendisine yardım eden gizemli ve alımlı bir doktor ile beraber, bir yandan kendisini arayan gizli bir örgütün üyelerinden kaçmakta; bir yandan da artık alıştığımız tarzıyla çözdükçe çoğalan gizemlerin peşine düşerek karıştığı uluslar arası komployu çözmeye çalışır.

botticelli

Dan Brown severler için bu konu yeter de artar. Çünkü işin güzel tarafı bir sonraki bilmecenin ne olduğu ve Langdon’un onu nasıl çözeceğini öğrenecek olmanın yarattığı dayanılmaz beklenti hissidir.  Şimdi biraz eleştiri biraz da durum tespiti tadında çözümlemeye devam edelim bu başyapıtı. The Da Vinci Code filme çekildiğinden ve başrolü Tom Hanks oynadığından beri, Dan Brown kitaplarını okurken kafamızda hep aynı karakter kaçınılmaz olarak canlanıyor. Bu görsel canlandırma, okurlar  için harika bir fırsat ve adeta kitabı okurken aynı anda seyretmek gibi bir hisse yol açıyor. Ancak aynı zamanda çekilecek film için de bir handikap. Çünkü her okura göre değişen önemli anlar ve sahneler zorunlu olarak filmin son kurgusunda masada kalacak. İşin özü kahramanımız baki kalarak, her kitapta –ve sonra filmde- baş kadın oyuncunun kim olacağını hayal ve tahmin etmek kalıyor bizlere. Inferno’da Naomi Watts’i  gördüm mesela ben. Bu benim hayalim, siz de kendi kadın kahramanınızı seçmekte özgürsünüz.

dante inferno

Ancak devamlı oradan oraya koşturan tüvit ceketli mokasen ayakkabılı Robert Langdon karakteri giderek bir James Bond figürüne dönüşmekte. Hele bu kitapta ultra lüks bir yattan yönetilen kötü adamlar meselesi ve başlarındaki über kötü var ki tam bir Bond villain (her Bond filminde yer alan baş kötü karakter) ! Zaten Brown, Melekler ve Şeytanlar’dan (Angels and Demons) beri direkt Hollywood’un en kolay şekilde senaryolaştırabileceği bir tarzda yazıyor romanlarını. Bu çok bariz bir şekilde Cehennem’de de var ve uzun vadede Brown romanlarında bir derinlik kaybı yaratmasından korkmaya başladım. Bir de bu kitaptaki bilmeceler ve gizemler diğer kitaplara göre biraz daha elit, daha az popüler ve bir nebze de zayıf. Bu şahsi fikrim, okuyunca son karar sizin tabii ki.  Ve kitabın filminde eminim Hollywood ve Avrupa sinemasından pek çok sağlam oyuncu boy gösterecek. Zira karakter çeşitliği ve sayısı epey fazla bu kitapta.

Gelelim Türkiye’de geçen kısımlara. Tabii ki her türlü medyada nerelerde geçtiği yazılıp çizildi ama ben yine ısrarlar söylemek istemiyorum. Eski tarihi yarım ada diyelim geçelim. Ama şu bilgi verilebilir. Dan Brown bir önceki kitabı Kayıp Sembol’ün tanıtım turları sırasında –övünmek gibi olmasın ama o zamanlarda kendisinin bizzat imzaladığı orijinal bir The Lost Symbol kopyam var!- ülkemize gelip zaman geçirmiş bir yazar. Ve bu romanında başkahramanını İstanbul’a ulaştırdıktan sonra şehir, cadde ve yer isimleri konusunda bu bilgisinden ve deneyiminden faydalanmış orası kesin. Oldukça ayrıntılı tasvir ediyor romanın finalinin geçtiği İstanbul sokaklarını…

sandrobotticelli_portraitofdante

Sonuç olarak elimizde bir solukta okunacak oldukça sıkı bir kitap var. Aksiyon, macera, gizem, entrika, sanat tarihi… Bir romanı heyecan verici kılacak ve sayfaları hızla çevirtecek her türlü unsura da sahip bir roman. Dan Brown’a aşina iseniz adamımız bu kez ne işlere dalmış acaba diye çoktan okudunuz. Hakkında bu kadar konuşulan bu popüler adam ve roman da neyin nesi diye alır okursanız, müptelası olabilirsiniz.  Ya da aman bu mu bu kadar abarttığınız kitap deme özgürlüğüne de sahipsiniz.

SON SÖZ 1: Kitabın arka kapağındaki özet maalesef fazla spoiler içeriyor ve yazarın iflah olmaz fanları için hakikaten şevk kırıcı. Pazarlama adına bu tarz şeyler kaçınılmaz ama biraz daha dikkat lütfen. Benden size tavsiye kitabı alın ama arkasına hiç bakmadan okuyun. Ben de o yüzden konuyu fazla uzatmadım.

SON SÖZ 2: Türkçe çeviri süreci için yaşananlarla ilgili okuduğum röportaj ve gösterilen özene rağmen, son okuma yapılırken kitabın sonlarına doğru bir sıkılma gelmiş yapanlara orası kesin. 300 sayfa hatasız giden kitapta birden tashihler başlıyor. Bu kadar emek harcanan kitapta olmasa daha iyi olur. Yapılacak baskılardan birinde düzeltilebilir bu iki konu da.

SON SÖZ 3: Ana sayfadaki resim Henricus Dandolo’nun mezarı başında Dan Brown okuyan bendeniz… Nerede mi mezar? Burada, burnunuzun dibinde okuyun öğrenin.

Comments
  1. ali

    Dan Brown’a bu kadar hayranlıkla bakmanız umarım sanat tarihçiliği ile ilgili bir konudur zira kitapları birbirinin kopyası. Gerçi siz de filmleştirme amaçlı çıkarılmış kitaplar olduğuna değinmişsiniz. Piyasadaki esintiyle beraber ilk dört kitabından öteye geçemediğimi belirtmek isterim. Piyasada çok farklı yazarlar var. Stephan King önerebilirim mesela.