Çizmelerimi çıkarayım isterseniz…

Dün akşamdan beri deliriyorum olanlara, ihmale, rezalete… Dayanamadım daha fazla döküldüm. Buyrun okuyun.

Ben seneler önce indim bir kömür madenine…

Yıllar önce bilgisayar sektöründe çalışırken işçi takip sistemi kurmak için tanınmış bir bilgisayar firması, çalıştığım şirket adına ben ve diğer ortaklarla adını vermeyeceğim kömür işletmelerine gittim. Tanışma, hoş, beş yabancı ortaklara demo sunumu vb. sonrasında ee haydi şimdi geçiş noktalarını görmeye gidelim dediler. Nasıl yani dedik? Eee madene ineceğiz tabii ki dendi. Hayda nasıl olur ki falan derken “haydi inelim madem” dedik elde Bond çantalar sırtımızda lacivert takım elbiselerle. İşletme müdürleri, sekreterler falan herkes gülmeye başladı. İsterseniz sizi şöyle alalım da kıyafetlerinizi değiştirin dediler. Dev çamaşır makinelerinin olduğu bir odaya aldılar bizi.

24397770

Rengi ruhu solmuş, yırtık, sökük ve rengârenk yüzlerce binlerce tulum, pantolon ceket çizme ve kaskla dolu bir oda düşünün… Toplama kamplarında ölen insanlardan arta kalan kıyafet yığını gibi…

4 arkadaş hepimiz birbirimizden farklıyız. Ben zayıfım, müdürüm şişmanca biri tıknaz diğeri ehh orta karar… Üstümüze giyecek uygun kıyafetleri bulana kadar epey bir zorlandık. Odadan çıkıp “biz inmeye hazırız” dediğimizde koridordaki tüm kapılardan kafalar uzandı sakil halimize gülmek için. Hani şu atın bir yerlerine konan kanatlı hayvan var ya onun gibiydik.

O zaman çok komik gelmişti halimiz şimdi hiç gelmiyor…

Sonra 550-600 metre derinliğe inen bir asansöre götürdüler bizi. Asansör dediğim her yeri dökülen demir bir kafes… Tek güvenlik önlemi ise aşağı uçmayalım diye demir bir çubuk! Asansöre bizimle binmek zorunda kalan –okuyorsa binlerce kez özür diliyorum onu zorladığımız için- görevli kadınlardan birinin babası orada ölmüştü ve yemin etmişti asla inmeyeceğim diye. Ama işi bize anlatabilecek insanlardan biri de oydu ve müdürleri rica minnet ikna ettiler. Güvenlik olarak sadece demir bir çubuğun önünü kapattığı asansörle roket gibi aşağı inerken yüzünün kâğıt beyazı olduğunu hatırlıyorum…

soma

Ve midenizi beyninize ittiren bir inişten sonra zemin… Yoksa ay yüzeyi mi demeliyim bilmiyorum. Kaçacak sığınacak hiç bir yerin olmadığı, zifir gibi karanlıkta elinizdeki tek ışığın kasket ışığınız olduğu ve tek bir sesin çıkmadığı koridorlar… Duvarlarda ışık vurdukça parlayan harika kristaller… Zemindeki ince kanallarda hafif bir su akıntısı… Bu nedir? dedik. Kaybolursanız suyu takip edin galerilerin birleştiği dört yol ağzı gibi yerler var su orada toplanır bulmamız kolay olur sizi dediler.

Kaybolursak mı? Biz de derin bir sessizlik…

Bir de parmağınızı ıslatıp rüzgara bakarsınız falan demişlerdi ama o kısımları çok flu hatırlıyorum. Kafamda “kaybolursanız” kelimesi dönüp duruyordu çünkü…

Basınç farklılığından zaten sarhoş gibiyiz, başımız dönüyor. Hava ağır, ortalık epey serin ama biz terliyoruz. İnanılmaz değişik bir deneyim ama hafiften korkuyoruz. Galerilerin birinin dibinde derme çatma masalar sandalyeler gördük. Üstünde çaydanlık zeytin ekmekler. Hayat belirtisi gördüğümüze sevinmiştik ama içimiz de burkulmuştu.

45 dakika 1 saat dolaşıp incelemelerimizi yaptık. Bir ara bize şu an denizin altındasınız dediler. Pardon dedik, evet evet şu an üzerimizde milyonlarca ton su var dediler. Geldiğimiz hızla geri döndüğümüzde hepimizin yüzü kapkaraydı ama eminim altındaki deri rengim kağıt beyazıydı. Aynı bizimle gelmek zorunda kalan hanım gibi… Ve ardından günlerce hafif bir nefes darlığıyla beraber simsiyah kömür tozu sümkürmüştüm. Yukarı çıkıp epey bir yüzümüzü gözümüzü yıkadıktan ve normal elbiselerimizi giydik ve çay kahve için son bir kez yönetim binasına çağrıldık. Duvarda dev bir harita… Madenleri ve işletmeyi gösteren haritada bazı kırmızı noktalar vardı. Laf olsun muhabbet açılsın diye sordum: Bu kırmızı noktalar neyin nesidir diye. Onları çıkaramadık cevabını aldım. O ne demek diye alık gibi bir daha sordum. Onlar yıllar içinde olan göçüklerde -o kadar olağan ki onlar için!- yerlerine ulaşıp çıkaramadığımız ölen işçilerimiz dediler. Sorduğuma soracağıma pişman olmuştum. Sonra vedalaştık ve alıştığımız bildiğimiz dünyaya doğru yola çıktık.

hope

O kısacık sürede o bambaşka dünyayı ucundan kıyısından biraz tanıyabilmiştim. Ve bu nedenle şu an Soma’da yaşanan felaketin boyutunu sizlerden belki bir gömlek daha iyi anlayabiliyorum. Diğer taraftan “bilmenin” getirdiği olayın vahametini hissetme durumum ise korkunç boyutlarda… Soma’daki maden işçileri en ufak bir kıvılcımla gerçek bir cehenneme dönebilen soğuk ve ruhsuz bir cehennemde birileri çıkardıkları kömürleri bedava dağıtsın diye öldüler… Ölenlere rahmet, kurtulanlara acil şifa hala içeride ve sağ olanlara – umarım çokturlar- sonsuz şans diliyorum.

Son Not: Bizi oraya çağırma sebepleri “günde kaç kişi ve kimler aşağıda çalışıyor bilmiyoruz bize yardım edin” di. Ben sistem kurulurken işten ayrılmıştım ama kurulduğunu biliyorum. Biz oraya gittiğimizde 1995 veya 1996 yılı idi ve bu gün yaklaşık 20 yıl sonra Soma’da aşağıda tam olarak kaç kişi ve kimler var hala bilinmiyor…