Chet Baker’ın trompeti

chet-baker1

Yağmurlar başladı. Yeni bir bulutla takılıyorum şu aralar. Çok iyi anlaşıyoruz. Elimi tutuyor, beraber aylak aylak sokaklarda dolaşıyoruz. Yağıyoruz durmadan, hep mavi hep griyiz. Kalabalıkları sevmiyoruz. Pek konuşmuyoruz. Bol bol şarap içiyoruz. Ağır aksak melodilerin hepsine bayılıyoruz.

Perşembe akşamı Boisdale’deydik. İngiltere’nin en meşhur müzik adamı Jools Holland’ın da kimi zaman sahne aldığı caz kulüpte, o akşam Chet Baker çalacak bir quartet var.

Koskocaman bir mekan. Çok şık bir bar. Duvarlardaki av hayvanlarından yerdeki kare desenli halıya kadar dekorasyon herşeyiyle İskoçya’dan. Yemekler iyi. Ben somon sipariş ediyorum. İskoç somonu! Bulut mantarlı risotto yiyor. Yanında birer kadeh şarap içiyoruz.

Sevimsiz bir uğultu var içerde. Kafamızın içinden mi geliyor yan masadaki orta yaşlı adamlardan mı bilemiyoruz. Müzisyenler sahneye çıktığında bizim kafamızdaki uğultu duruyor ama yan masadaki sürüyor.

Bu uğultu hiç hoş değil. Grupta trompetçinin değil çok konuşan bir saksafoncunun öne çıkmasından da memnun değiliz. Bizim istediğimiz Chet Baker bu değil. Hayli yüklü hesabı ödeyip çıkıyoruz.

Son trene atlayıp eve ulaşınca en sevdiğimiz plağı çıkarıp pikaba koyuyoruz. İğne değer değmez yeniden masmaviyiz…

YouTube Preview Image

Trompetin en sevdiğim müzik aleti olduğunu söyleyemem. Müptelaları var bilirim ama ben yaylıları severim, üflemelilerden de saksafonu tercih ederim. Dinlediğim, takip ettiğim trompetçi sayısı azdır. Eskileri bilirim. En çok da Chet Baker’ın trompetini severim. Çünkü romantiktir, şiir gibidir çıkardığı ses. Hep sürprizlidir. Çok cool ve dramatiktir. Trompetinin yanısıra, Chet Baker’ın sesi de şahanedir. Pastel renklerin içinde kırmızı bir eşarp gibidir. Görüntüsü ise manyetiktir. Bir bakanı dönüp bir daha baktırır.

chet-baker2

Chet Baker için cazın James Dean’i diyorlar. Bugün yerli yersiz kullandığımız “cool” kelimesinin tanımına büyük katkı yaptığını da söylüyorlar. Cazın Rimbaud’u diyen bile olmuş.

Benim kendisiyle tanışıklığım yıllar öncesine, pek hüzünlü olduğum bir zamana rastlar.  O zamandan bu yana her mavilikte en iyi yol arkadaşımdır.

İlk dinlediğim parçası aslında bir Elvis Costello bestesi olan Almost Blue’ydu. Chet Baker rock’n roll’u sevmezmiş. Costello ile çalması bu yüzden sıradışı bulunmuş hep. Zaten biraraya gelişleri de tesadüfen olmuş. Costello Miles Davis’i istiyormuş, o olmaz demiş, Chet de o sıralar tesadüfen Londra’da olunca biraraya gelivermişler öyle.

YouTube Preview Image

Almost Blue’yu hala severim. Ama en sevdiğim Chet Baker parçası Lets Get Lost. My Funny Valentine ondan sonra gelen. Bunlardan başka So What, Fall In Love Too Easily, Fair Wheather, Not For Me var.  Time After Time var. Aslında düşündüm de, çok var. Zaten Chet Baker kariyeri boyunca çok çalmış çok söylemiş. Binlerce kez sahneye çıkmış. O şehir senin bu şehir benim gezip durmuş. Kendi pek beste yapmazmış. Daha çok klasikleri söylemiş. Ama emprovizede ustaymış. Bir dolu album yapmış. Kimileri bunu sadece para kazanmak için yaptğını söylemekte. Uyuşturucuya para yetiştirmek için…

chet baker3

Chet Baker caz tarihinin efsane isimlerinden. Hemen her efsanede olduğu gibi onda da karanlıklar, alışılmamışlıklar, hayret vericilikler, “normal” dışı bir şeyler var. Uyuşturucu bağımlılığı, kadınlarla ilişkileri, çocukluğu, gençliği, sevdikleri, sevmedikleri, bir cuma sabaha karşı ölümü…herşeyi olay.

İlginç bir hayat öyküsü var. Ama galiba benim için trompetindeki şiirden başkasının çok da önemli olmadığı biri. Daha yakından tanımak isterseniz, aşağıda linkini paylaştığım şahane belgeseli izlemenizi tavsiye ederim.

Mutlu mavi pazartesiler!

YouTube Preview Image