Cebimdeki Ara Güler

Hayalgücü dediğin bütün sanatların etken maddesidir. Hayalgücü olmaksızın ne müzik olur ne resim ne heykel ne şiir. Ancak hayal etmek demek her zaman gerçeküstücü olmak demek değildir.  Gerçeğin kurgudan daha olağandışı olabileceğini bilenler, ne demek istediğimi anlayacaktır.

Türlü türlü sanata meğilli bünyem son zamanlarda fotoğrafa merak saldı. Babamın karanlık odasından meslek mecburiyetine uzanan fotoğrafla haşır neşirliğim, neşeli bir hobiye dönüşmüş durumda. Benimkisi sanattan çok kayıt hevesi aslında. Resimle yazıyı biraraya getirip eğlencelik işler icad ediyorum kendime.

Bu eğlenceyle meşgulken biraz da okuyorum. Mesela Roland Barthes’ın Camera Lucida’sı, Robert Adams’ın kaleme aldığı “İnsanlar neden fotoğraf çeker”, Henri Cartier Bresson’un “The Mind’s Eye”ı bir süredir başucu kitaplarım arasında yer almakta. İstanbul dönüşü bunlara bir de Fotoğrafevi’nin yayınladığı Ara Güler Fotocep eklendi. 

Fotocep, küçük bir Ara Güler ansiklopedisi. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük fotoğrafçılarından Ara Güler’in fotoğraflarından derlenen kitapta, sanatçının fotoğraf üzerine yorumlarına da yer verilmiş. Kitabın güzel yanı da bu. Sağ sayfada fotoğraflar, soldaysa Ara Güler’den fotoğraf, sanat ve hayat üzerine notlar var. Resimle yazı bence birbirine çok yakışan iki sevgili gibi. Bu kitap bunun güzel örneklerinden biri olmuş. Üstelik yazılar iki dilde, hem Türkçe hem İngilizce.

Ara Güler için ansiklopedik bilgiye gerek yok sanıyorum. Onun için “İstanbul’un güzel gözü”, başlarken sözünü ettiğim “olağandışı gerçekliğin ustası” desem yetmez mi? Belki bir de kendi ifadesiyle “fotoğraf yazarı”nı ekleyebilirim.

Ara Güler aslında yazar olmak istermiş. En büyük merakı da tiyatroymuş. Oyun yazarı olmak istemiş. Piyesler yazmak, sahnelemek hevesindeymiş. Sonra fark etmiş ki, hikaye yazarken bile fotoğraf çekiyor. Nasıl mı? Öyle oluyormuş işte… “Demek ki benim görümde bir sızıntı var. Ben hikaye de yazsam yine fotoğraf yazıyorum” diyor.

Fotoğrafta ilk ders ışıktır. Hatta fotoğrafta en önemli şey ışıktır. Makinenin iyisi, hafızanın kuvvetlisi bir yana, doğru ışık yoksa geçmiş olsun. Ara Güler, ışığa “sihirli boya” diyor;

“Bu ışıktır, herşey ışıkla başlar. Işık varsa dikiş makinesiyle bile fotoğraf çekersin.”

Ara Güler’i Magnum’a, Magnum’u biz fanilere kazandıran Henri Cartier Bresson, röportajlarında “En çok neyi fotoğraflamaktan hoşlanıyorsunuz?” sorusuna her zaman “İnsanlar” yanıtını verir. İnsanları sokakta, işte, oyunda, gündelik hayatın görünen her alanında fotoğraflamak istediğini söyler ve ekler: “Bunun için parmak uçlarımda yanlarına yaklaşır, onları rahatsız etmeden deklanşöre basarım.”

Ara Güler de tıpkı Bresson gibi sokaktaki adamın fotoğrafçısı. O da “İnsansız bir şey olmaz” diyor; “İnsanları sevmeyen insan, fotoğrafçı olamaz.” Ayrıca Bresson’un parmak uçlarında aradığı doğallık için de; “Fotoğrafçı bir anı çekmek için izin alıyorsa olmaz. O zaman an bozulur. Şimdi iki kişi oyun oynuyor, onu çekeceksin. ‘Müsaade eder misiniz oyun oynarken’ dersen hiç oynamaz yahut sahte oynar” diye konuşuyor. Ve şöyle özetliyor:

“İnsanların yaşantısının içinde kurulan kompozisyonların anlam taşıdığı anda deklanşöre basışımdır benim fotoğraf çekmem.”

Foto muhabiri Ara Güler kendini tam bu noktada bir de “görsel tarihçi” olarak tanımlıyor. Görsel tarih yazdığını söylüyor ve ekliyor: “Gerek fotoğraf, gerek edebiyat, gerek resim… bütün dünyadaki sanatların esas vazifesi yaşanan devri geçmektir. Ressamlar resimle, fotoğrafçılar fotoğrafla, müzisyenler şarkıyla geçer. Bir ileriki nesile sanatla geçilir.”

Benim sevdiğim türden fotoğrafçılar azıcık “flâneur” olanları. Sokak fotoğraflarını bu yüzden severim. Çok şahane örneklerini bir kenara bırakırsam, stüdyo fotoğrafına pek bayılmam. Temiz pak yani net fotoğraf meraklısı da değilimdir. Ara Güler’in dediği gibi fotoğraf, seni bir başka dünyaya götüren, sana bir tat veren, sana bir düşünce açan, ufukta bir yere bakmanı öğretendir;

“Net met filan, küçük olaylar bunlar, belki de bulanıktır.”

Fotocep çok güzel. Fotoğrafa merakınız varsa, yoksa ama Ara Güler’i seviyorsanız, ya da hatta hiç sebepsiz alın okuyun derim. Ayrıca naçizane, fotoğraf çekmenizi de tavsiye ederim. Çocuğunuzun gülüşünü çekin, komşunun astığı çamaşırı, bahçedeki ağacı, kaldırımdaki kediyi, kuşları… Neyi isterseniz onu, ama çekin. Çünkü fotoğraf çekmek etrafa bakmayı öğretiyor, çevreni ve dünyayı tanımanı… Bir ağaca baktığında onu odun olarak görmek yerine; yeşilini görmek, kokusunu duymak, yaşadığını hissetmek daha güzel değil mi?