Burhan Doğançay’ın ardından bir iki kelam

Bu sabah İstanbul’daki pırıl pırıl Ocak sabahına hiç ama hiç yakışmayan, sevimsiz bir haberle uyandım. Burhan Doğançay’ın ölüm haberi… Ölüm genç yaşlı, ünlü ünsüz hepimiz her canlı için kaçınılmaz son ama alanında çığır açmış böyle öncü sanatçıların ölüm haberlerini duydukça çok kötü hissediyorum kendimi. Zira artık içinde yaşadığımız çağ, sanat eserleri de dahil her şeyin dijitalleştiği bir garip hal aldı.

Burhan Doğançay gibi büyük yeteneklerin birer birer kayıp gitmesi, gerçek sanatçı ve sanat eserinin bir süre sonra gerçekten soyunun tükeneceği hissini veriyor. Nedense bizim ülkemizde sanatçının değeri hep ölümünden sonra anlaşılır. Hoş Dünya’dan da böyle örnekler vermek mümkün ama bizdeki durum biraz daha farklı. Şimdi sanatçının eserlerine malum çevrelerde büyük bir ilgi uyanacak, sahteleri cirit atmaya başlayacak. Hatta şu anda aşağıda adresini verdiğim Doğançay Müzesi sayfasında böyle bir uyarı var. Bunlar böyle bir değerin kaybının ardından hep alışılagelen olağan şeyler. Ancak Doğançay’ın durumunda bu sonradan değeri anlaşılma meselesi biraz geçersiz. Çünkü kendisi yaşarken yeteri kadar tanınabilmiş ve eserlerinden para kazanabilmiş bir sanatçımız olarak, hem ülkemizde hem de dünyada büyük saygı kazanmıştır.

Doğançay’ın sanatının temelini kent duvarlarının oluşturduğu Doğançay için duvarların özel bir anlamı vardır: Bunlar zamanın akışının belgeleridirler, sosyal, siyasal ve ekonomik değişimi yansıtırlar, aynı zamanda doğa güçlerinin saldırılarına ve insanların bıraktıkları izlere tanıklık ederler. Doğançay’a göre, kent duvarlarını insan deneyiminin anıtları yapan ve kendi eserlerini zamanımızın bir arşivi haline getiren şey de budur.

Burhan Doğançay ilk sanatsal eğitimini babasından ve ünlü ressam Arif Kaptan’dan aldı. 1950’lerin başlarında Paris Üniversitesi’nde hukuk ve iktisat okurken öğrencilik yıllarının önemli bir bölümünü Academie de la Grande Chaumiere’deki sanat eğitimine hasretti. Bu dönemde düzenli olarak resim yaptı ve Ankara, Sanatseverler Kulübü’nde babasıyla ortak sergiler açtı, çeşitli grup sergilerine katıldı.

Onu 1962’de New York’a götüren kısa bir diplomatik hizmetten sonra, 1964’te kendini tamamen sanata hasretmeye ve bu kente yerleşmeye karar verdi. Doğançay Müzesi’nin açılmasıyla zamanını New York, İstanbul ve atölyesinin bulunduğu Turgutreis arasında paylaştırarak yaşamaya başladı. Burhan Doğançay esas olarak kent duvarlarına duyduğu hayranlıktan türeyen bir grup işiyle tanınır. Hemen hemen elli yıla uzanan bir dönemde yüzden fazla ülkeye yaptığı seyahatlerden ilham alan bu zihin meşguliyeti, sürekli olarak resimlere, grafik sanatlara, Aubusson duvar halılarına, heykellere ve fotoğraflara dönüştü. Kent duvarları tekrarlanan bir tema olmasına rağmen, bunların yorumlandıkları üsluplar çok çeşitlidir. Ağırlıklı olarak ‘kolaj’ ve biraz da ‘fümaj’ çalışan Doğançay çeşitli dizilerinde kapılara, renklere, graffiti çeşitlerine veya eserlerine dahil ettiği objelere göre duvarları yeniden üretir. Duvarlardan topladığı afiş ve objeler eserlerinin esas bileşenleridir.

70’ler ve 80’lerde kent duvarlarını yorumladığı, kendine has kurdele dizileriyle ün kazandı. Bunlar, kolajlı panolarının aksine, düzgün kağıt şeritlerden ve bunların hat benzeri gölgelerinden oluşan dizilerdir. Üç boyutlu maketlerden oluşan bu diziler daha sonra, alüminyum dış cephe malzemeleri üzerindeki alüminyum kurdeleleriyle gölgeli heykellere dönüştü. Doğançay’ın kolaj ve fümajlardan oluşan koni dizisi kolayca tanımlanabilen bir başka tarzıdır.

İşte böyle… Umarım gittiği yer yapışkanı, kağıdı, boyası ve duvarı bol bir yerdir ustanın.

Doğançay ve sanatı ile ilgili detaylı bilgi almak için aşağıdaki linke bir göz atabilirsiniz.

www.dogancaymuseum.org

Comments
  1. hande

    orhancim eline saglik. lastikli fotograf cok guzelmis

  2. Orhan Meric

    Sagol Handecim. Oylesine dokuldu iste bir seyler. Fotografi ben de cok begendim. Sanatini cok guzel anlatiyor Dogancay’in. Ozeti gibi adeta.

  3. DERYA

    kaleminize ve yüreğinize sağlık..