Buenos Aires: İsmi bile güzel

Pasifik rüzgârı ile Şili – Santiago’dan kalkan uçak, karla kaplı Ant Dağları’nı geçip Atlantik Okyanusu üzerinden Buenos Aires’e inerken şehrin silueti insanı adeta büyülüyor… ama öyle sakin ve düzenli durduğuna bakmayın, yaşayacaklarınıza dair en ufak bir ipucu bile vermiyor.

Havalimanından otele transfer için beni bekleyen şoförün rayban gözlükleriyle kapıyı açışı, o nereye götürse giderim gibi hissettirse de şehrin merkezine gelince bir an evvel inmek istiyorum..

mevsim ilkbahar.. şehre yaz geliyor belli, hava şurup gibi.. ve ben ilk durağım olan Palermo’ya doğru hareket edip, sokaklarını karış karış gezerken kaybolup duruyorum.. en sonunda yorgun düşüp meşhur Cafe Tolon’da bir birayla  Buenos Aires harekatının ilk molasını veriyorum..

B.Aires cafelerinde,  kendinizi Latin Amerika’da değil Avrupa’da hissediyorsunuz.. sadece beyaz gömlekli siyah yelekli ve papyonlu erkeklerin servis yaptığı cafeler değil; meydanlar, parklar, müzeler, saraylar, tiyatrolar da B.Aires’i Avrupa şehirleriyle yarıştıracak güzellikte… Sebebi ise Avrupa kolonisi olarak kurulması. İlk koloniyi İspanyollar kurmuş zira İspanyol ve İtalyanlar’ın torunları  çoğunlukta.. zaten sokaklarda Maradona’dan çok Eva Peron veya Lois Borges’e benzeyen Avrupai görünümlü Arjantinliler görüyorsunuz..

Dönelim Palermo’ya.. Palermo B.Aires’in neredeyse yarısı; Alto’su, Viejo’su, Wood’u, Holywood’u ve harikulade bohemian Soho’su var.. Palermo Soho deyince Plaza Serrano (meydan), kafeler, publar, restoranlar ve tüm B.Aries’de olduğu gibi sokak tangosu.. İnsanı hayrete düşüren bir yanı var Palermo’nun.. hem zengin hem bohem hem genç hem yaşlı.. bir köşede Irish pub varken karşı köşede Latin bar var.. gizli saklı kuytularında çiçekçileri, mobilyacıları, özel tasarım butikleri.. Alto Palermo’da ise şaşalı bir alışveriş merkezi var..  Bir çiftle tanışıyorum, şehir hakkında bir iki ipucu verdikten sonra “Sakın La boca’ya yalnız gitme, hele gece katiyennn!!” diyorlar.. İnsan Palermo gibi bir yerde gezerken La Boca’da yalnız niye gezemeyeceğini kestiremiyor. Yine de kısmen söz dinliyorum ve ertesi sabaha bırakıyorum La Boca’yı. Palermo’dan ayrılıp şehir merkezindeki otelime hızlıca girip çıktıktan sonra akşam yemeği için Puerto Madero’ya doğru taksiye biniyorum.. Taksi şoförü Türk olduğumu öğrenince “Ermeni misin” diye soruyor. Anlam veremiyorum ama sonradan öğreniyorum ki Osmanlı zamanında buraya yerleşen çok Ermeni olmuş. Ve bu Ermeniler başta olmak üzere göçmelerin tamamına Turco diyorlarmış eskiden..

Puerto Madero  şehrin ilk limanıymış. Eskiden liman olduğunu, kalıntılarını da gösteriyor size açıkça. Madero diye bir adam restore etmiş, şimdilerde ise nehir boyunca yapılmış iş kuleleri, rezidanslar ve restoranların sıralandığı harikulade keyifli ve modern bir nehir boyu yerleşimi olmuş durumda.

Kulelerin yükseldiği kısmı küçük bir Manhattan gibi…

En önemli yapıtı ise nehrin iki tarafını bağlayan Puente de la Mujer (Kadın Köprüsü). B.Aires’de kadınlar her yerde; Eva Peron’un tarihte bıraktığı izden bahsetmeme gerek yok ancak şu anki devlet başkalarının da kadın olduğunu belirterek yemek faslına geçiyorum:

Liman boyunca sıralanmış restoranları gezip meşhur Arjantin etini tadacağım mekanı gözüme kestiriyorum. Cabaña Las Lilas… Mendoza bağlarında yetişen Malbec kadehe dökülürken duyduğum koku, beraberinde gelen sıcak ekmek ve tereyağı cennette olduğu hissini veriyor insana… ardından mezeler ve nihayet meşhur beef chorizo geliyor. Arjantin’de etleri kaşıkla bile yiyebileceğinizi söylüyorlar, ben yine de bıçağımı kullanıyorum ama dişlerimi kullandığım pek söylenemez. Hesap mı? Hesabı kitabı unuttum, aldığım haz paha biçilemez. Sadece et ve şarap ikilisi için dahi tekrar gelmeliyim B.Aires’e diyerek ayrılıyorum Puerto Madero’dan.

Yemek sonrası gece hayatı başlıyor, kulüpler, barlar ve tabii tango şovlar…. Ben klasik bir tango gecesi seçiyorum ve perde açıldığında, “Bende niye bu insanlardaki ateş yok acaba” diye düşünmeye başlıyorum. Onları izlerken bile bir yerler alev alacakmış hissi sarıyor insanı. Bu arada eski filmlerdeki gibi sürahilerle şaraplar bardaklara boca ediliyor durmadan; ne gündüz bitsin istiyor insan ne de gece..

Ve La Boca… Futbolun ve tangonun doğduğu yer!

İtalyan göçmenlerin ilk ayak bastığı yer olan La Boca hala birçok göçmenin yaşadığı en fakir yerleşimlerden biri. Caminito en renkli yeri, her yer rengarenk ama en önemli iki renk sarı ve lacivert. Dünyanın en meşhur futbol takımlarından biri olan Boca Juniors renkleri!

Caminito’da dolaşırken her yerde polis görüyorsunuz, dedikleri gibi çok güvenli olmayan, her an bir çırpıda soyup soğana çevrilebileceğiniz bir yer. Herkes çantalarını kucaklamış vaziyette dolaşıyor. Bense “Soyulacaksam burada soyulayım” diyorum ve kendimi dünyanın en şirin barına atıyorum.

Sokaklarında, barlarında, restoranlarında, her yerde tango… Latin ateşinden kaçış yok kısaca. Ya içeceksiniz benim gibi ya dans edeceksiniz.. ikisini de yaparsanız ala!

La Boca’dan sonraki durak yine en eski yerleşim bölgelerinden biri; San Telmo. Eeskiden zenginlerin yaşadığı bu bölge şimdilerde sanatçıların, ressamların, yazarların yaşadığı ve orada yaşadıklarını da size hissettiren bir bölge. En önemli noktası Plaza Dorrego… Ben şanssızdım çünkü meşhur antika pazarı ve bit pazarının kurulduğu gün Pazar. Ben bu şöleni sokak tango gösterileri de dahil kaçırmış oluyorum ama bu beni meşhur Dorrego meydanında kahve ve sigara keyfi yapmaktan alıkoymuyor tabii.

Kahve demişken, Starbucks dünyanın her yerinde olduğu gibi – kupalarının  üzerindeki tango motifi ile – Buenos Aires’de de bol miktarda mevcut,  ancak kahve İtalyanlar’ın köklerinin de olduğu bir Latin Amerika şehrinde Starbucks’ta değil, kafelerde ve hatta Cafe Tortoni’de içilmeli!

İkinci yüzyılına doğru giden bu kafe Fransız bir göçmen tarafından açılmış ve kimler gelmiş kimler geçmiş… Arjantin’in en eski kafesi ünvanını taşıyor. Burada içtiğim brendi ve kahvenin ömrüme en az iki sene kattığına bahse girerim. Bir başka güzelliği de dünyanın meşhur kafelerinin fincan takımlarını sergiledikleri bir küçük müzeleri olması.

B.Aieres’e Latin Amerika’nın Madrid’i diyorlarmış. Tortini’den cıkıp Avenida Mayo’yu damakta kalan kahve ve brendi tadıyla yürüyüp yolun sonunda Nacionale Congreso binası ve meydandaki Rodin’in düşünen adam heykelini bir arada görünce şüphesiz hak veriyosunuz; hem Avrupa’dasınız hem Latin Amerika’da.

Paraleldeki caddeye dönüp ters istikamette yürümeye başlayınca da Brooklyn’e geliyosunuz aslında. Devasa sinemalar, operalar, kitapçılar, müzik marketler… Avenida Corrientes’desiniz ama Brooklyn de diyebilirsiniz!

Bu arada bütün bu caddelerin bağlandığı bir bulvar var ki dünyanın en geniş bulvarı ünvanına sahip; Avenida 9 de Julio. 110metre, tam ortasında bir dikilitaş var; Obelisco. Aynı bulvar üzerinde Cervantes Don Kişot heykeli de var. Cervantes demişken Teatro Cervantes en eski köklü tiyatrolarından biri ama dünyanın sayılı tiyatrolarından biri olan Teatro Colon da bu şehirde. Anlayacağınız öyle birkaç günde gezilip gidilecek bir yer değil Buenos Aires, ki zaten ben de dönüşümü erteliyorum. Ertelemeyi bırak, dönmesem n’olur diye düşünürken filan buluyorum kendimi. Öyle bir mutluk havası var ki şehirde, sanki burada kimse çalışmıyor, hasta değil, aşk acısı da yok yalnızlık da…

Hedef Recoleta bölgesi bu kez… Evita’nın mezarı, Buenos Aires Design, muhteşem milli kütüphane, güzel sanatlar müzesi ve birçok lüks markaların butiklerinin olduğu cadde bu bölgede, heryerde olduğu gibi meydanları ve parklarıyla birlikte tabii… En önemli meydanında gördüğünüz kırmızı telefon kulübeleri bir an Londra hissi verse de tepedeki yakıcı güneş Londra’da olmadığınızı anlamanıza yetiyor.

Önce meşhur Recoleta mezarlığına giriyorum. İnsan mezarlıkta kalmak ister mi uzun uzun, en az yarım saat ayırın! Ölmek istemeyeceksiniz elbet ama çıkmak da istemeyeceksiniz. Sanat eseri gibi ki önemli ve zengin insanların mezarları var burada; mermer taşlar, heykeller, dar labirent sokakları ve benim için ağlama diyerek giden Evita. 33 yaşında öldüğünü orada öğrendim. Benim yaşımda ölen bir kadının yaptıkları bana kendimi kötü hissettiriyor.

Mezarlıktan sonra Buenos Aires Design adlı içerisinde her türlü tasarımı bulabileceğiniz, aynı zamanda terasında yer alan barları ve restoranları ile lüks bir Avrupa şehrinde olduğunuzu hissettiren yarı açık yarı kapalı bir mekana dalıyorum. Hızlıca çıkıyorum ve parkta güneşlenen insanlara bakarak geçip güzel sanatlar müzesine giriyorum. Müzenin arkasında eski bir Yunan tapınağına benzeyen bir bina var, üniversiteymiş. Hemen yanındaki kocaman parkta, çelikten yapılmış harika bir çiçek heykeli var, şehrin tüm çiçeklerini simgeliyormuş. Gündüzleri açmış geceleri ise kapanmış ve ışıklandırılmış vaziyette görebilirsiniz. Çelik ve çiçek bir arada bu kadar güzel olabilirmiş meğer. Daha neler göreceğim kim bilir deyip devam ederken yolun karşı tarafındaki milli kütüphaneyi görmeye gidiyorum. Parkın içinde öyle bir dik duruşu var ki altında bir dolu insan binayı resmediyor. Mimarisi mutlaka görülmeli, enfes bir kütüphane.

Artık sanatın dibini görmek için Latin Amerika Sanat Müzesine Malba için hazırım. Çıkıyorum Recoleta’dan, geniş bulvarlardan yüksek katlı modern binaların içinden geçerek Frida Kahlo ve Riviera Diego’nun orijinal eserlerini görmeye gidiyorum. Garip bir heyecan var ki hiç boşa çıkmıyor. Beatriz adlı yaşayan bir Latin sanatcının rengarenk tablolarını gezip sonra da Frida’nın önünde nirvanaya ulaşıyorum.

Artık mola verip gördüklerimi sindirme vakti. Recoleta’ya geri dönüp meydandaki Cafe La Biela’da barda oturup şarabımı içerek etrafı seyrediyorum. Hayatımın en keyifli anlarından birini yaşıyorum, çünkü artık Buenos Aires’i tanıyorum.

Recoleta’daki moladan sonra İstanbul’daki İstiklal Caddesi’ne benzeyen ama çok çok daha uzun olan Florida Caddesi’ni yürüyorum boydan boya bu kez, kitapçılara girip Latin yazarların kitaplarına bakıyorum ve Şilili Salvador Allende’nin yeğeni olan Isabel Allende’nin hayatın anlatan kitabını alıp sokağa oturup ilk sayfasına 01 Kasım 2012, Latin America, Argantina, Buenos Aires yazıyorum…

İtalyanlar’ın köklerinin olduğu bu şehirden pizza yemeden gelmek olmazmış. Kurala uyuyorum ve Piola’nın kapısına dayanıyorum. Kapıda 11 ülkenin adı yazılı, biri de Turqia J Müzemiz, tiyatromuz olmayabilir ama yeme içmeye gelince dünyada ne varsa vardır bizim İstanbul’da da. İçeri girip menüde İstanbul’u görsem de başka bir pizza sipariş edip çoktan söylediğim Patagonya amber lager biramı içmeye başlıyorum. Biranın lezzeti şişenin üzerinde yazan “el fin del mundo” yazısını görünce daha da artıyor; Dünyanın son bulduğu yer!

Comments
  1. Doğan Pazarcıklı

    Sevgili Ümit,
    Şimdi sen bana inanmayacaksın; ben bugüne kadar böylesine içten, böylesine canlı bir gezi yazısını ya hiç okumadım, ya pek az okudum. Uzaktan uzağa, bizim yaşam tarzımızla Latin tarzı arasında bir tür benzerlik kuragelmiştim. Senin yazın, tam da açıklayamadığım bu izlenimimi güçlendirdi mi, yoksa tümden değiştirdi mi? Bilmiyorum. Edebiyat dediğin biraz akıl karıştırmalı, aklımı karıştırdın. Latin Amerika’yı pek de merak etmezdim, şimdi n’olcek? Bu yaştan sonra oralara gidemem, gitsem de, bir pub’a oturup, kupkuru bir hayat anlayışıyla garsondan rakı isterim, vermeyince de “bunlar yaşamasını bilmiyorlar vesselam” deyip hayıflanırım. Seni okuduktan sonra belki de böyle yapmam, ne bileyim.
    Öteki yazılar da çok hoşuma gitti. Kim bu Erdal arkadaş?
    Seni gönülden kutluyorum. Ama yazmaya devam etmezsen, kutlamamı geri alırım.
    Selam ve sevgilerimle…

    • Ümit Kılınç

      Güzel yorumların için teşekkür ederim Doğan Amca.. Bu arada bahsini ettiğiniz arkadaşı tanımıyorum zira ben de sitenin konuk yazarıyım :) En kısa zamanda buluşmak üzere…
      Sevgilerimle,
      Ümit

    • Erdal Batıbay

      Doğan Bey, teşekkür ederim. Asıl yazar ekibi olarak, iki haftada 3 yazı çıkartarak sizlere sürekli bilgi, izlenim ve düşünce aktarmaya çalışıyoruz.. Çok sesli oluşumuz, bizim tarzımız. Böylece çok farklı yönlerde içerikler sağlayabiliyoruz. Herkesin Blog’u olmak istediğimiz için, konuk yazarlara da bol bol yer vermeye çalışıyoruz. Siz belli benim tarzımı sevmişsiniz, tekrar çok teşekkür ederim. Biz blog yazarları için en memnuniyet verici şey, güzel yorumlardır. Mutluluk kattınız

  2. Dilek

    Sevgili Ümit,

    Görmeden yaşamak , hissetmek bu olsa gerek. Buenos Aires i adım adım seninle beraber yaşadığımı , şu an işte olduğumu bile unutturdun bana. Yeni yazılarını büyük bir merakla bekliyorum.

    Sevgiler.