Bir sinema terapisti: Woody Allen

Hiçbir zaman öyle aman aman bir sinema izleyicisi olmadım. İlla ki hayatımda önemli bir yer tutuyordu sinema kavramı. Ama onu ikame edecek daha başka uğraşlarım oldu hep. Kitap ve dizi sanırım bunların başında geliyor. Fakat ne zaman yüksek çözünürlük kavramı ortaya çıktı (720p, 1080p, 1080i, vs.) bendeki sinema ve film eşiği de bir o kadar yükseldi. Hal böyle olunca da filmlerden çok, ‘yönetmen filmlerine’ sardım. Bir yönetmenin videografisini izleyebilmek, bir grubun diskografisini dinlemek gibi bir şey bu açıdan. Ya da bir yazarın tüm kitaplarını okumak gibi. Woody Allen söz konusu olunca, olaya aslında biraz da edebiyat ve müzik kavramı giriyor. Adam kitap gibi olunca, film izlemek yerine filmi okuyor oluyorsunuz ister istemez.

Woody Allen’la teşrik-i mesaim aslında çok da eskiye dayanmıyor. Dört yıl evvel ustanın filmlerinin gerçekten hakkını vermeye başladım. Yazıyı yazarken kafamda bir ‘en iyi 10 Woody Allen filmi’ sıralaması yapmak yoktu, buna da girmeyeceğim. Ama yine de bazı filmlerini anmadan bir Woody Allen yazısı olmaz. Ustayı aslında üç döneme ayırabiliriz bir yerde. İlk dönemlerinde absürt komedi örnekleri vermişti kendisi. Take the Money and Run, Bananas, Play It Again, Sam, Sleeper bunlara örnek. Salt güldürüye dayalı bu filmlerde Woody Allen, aslında Amerika’ya ve devrin uç insanlarına giydirmeye başlamasıyla aslında ileride nasıl filmler çekeceğinin temelini hazırlıyordu. Bunlardan sonra ise kırılma noktası Love and Death ile geldi.

Woody Allen’ın benim de en sevdiğim üç yönetmenden biri olan Ingmar Bergman’a olan obsesyonu, Love and Death ile iyiden iyiye hissedilir oldu. Bu filmdeki neredeyse her sahnede Bergman’a selam çakıyordu usta. Diane Keaton ile girdiği içre diyaloglarda efendisi saydığı Bergman’ı tiye alıyordu Woody Allen. Tolstoy’a göndermeler, eski Rus efsaneleri ile dalga geçmeler; tüm bunları yakalamaya çalışırken bazen filmi bile kaçırdığınız oluyordu. Bu film Woody Allen için bir kırılma noktasıydı kanımca. Çünkü bu filmin ardından 1977 yılında ‘en’ Woody Allen olan filmi, Annie Hall’u çekecek ve Oscar’a ulaşmış olacaktı usta. Bu da onun ikinci dönemine denk geliyor ya da başlatıyor diyelim.

Woody Allen’dan bir troyka yap deseler, hiç düşünmeden Annie Hall/Manhattan/Hannah and Her Sisters derim. Bu üç filmi izlememin ardından belki de en sevdiğim yönetmen olduğuna karar verdim onun. Komedi filmlerinden ne bekliyorsunuz bilmiyorum. Ben, beni anırta anırta güldüren filmler yerine akılda kalıcı komedi filmlerinin taraftarıyım. Yukarıda ismini geçirdiğim üç filme biraz böyle bakmak lazım aslında. Esprileri bulup çıkarmak, ‘ince’ kisvesini her sekansta hissetmek, dokundurma ve giydirme kavramına çoğu sahnede şahit olmak, eleştiri denen mefhumu aslında o şeyi tam göstermeden de yapılabileceğine şahit olmak; kısacası size aklınızla ve hislerinizle film izletmek… İşte Woody Allen sineması bu aslında tam olarak. Orada kendinizi görmeniz, içten içe canınınız sıkılması, ilişkilerinizi gözden geçirmeniz; bütün bunları bir kuyumcu titizliğiyle önünüze sunar Woody Allen.

Ustanın üçüncü dönemi ise özellikle 90 sonrası ve günümüz filmleri. Kanımca Deconsturction Harry ile başlayan bu dönem, Woody Allen’ın giydirme baremini bir tık daha yukarı taşıdı. Son dönem filmlerinden Match Point, Vicky Cristina Barcelona, Whatever Works, Midnight in Paris ve To Rome With Love gibi filmler, bir yönetmenin nasıl olur da hala tükenmediğini gösteren en büyük kanıtları. Bu filmleri sıralarken kendimi bu filmleri izlemiş şanslı biri olarak görüyorum. Bunu nasıl anlatayım? Sanki Kafka’nın tüm eserlerini hakkını vererek okumuş gibi hissediyorum. Çünkü bu filmlere bir kitap mantığıyla yaklaşıyorum çoğu zaman.

Peki ben neden en sevdiğim yönetmen tacını bu adama verdim? Woody Allen, aslında her filminde kendini anlatır. Yani tipik kaybeden, kendini üst perdeden satsa da içinde hep bir eziklik olan, insan ilişkilerinde illa ki bir çıkmaza giren fakat yine de bunun farkında olan, hastalık hastası, seks hakkında söyleyecek çok şeyi olan ama sekste de kaybeden, nevrotik, entel gevezesi bir adamdır Woody Allen. Bu yüzden rol yapmaz filmlerinde, dolayısıyla aslında biz izleyenlere de bir ayna tutar. Üyesi olan toplumu çok da sevmez, ‘New Yorker’ olsa da o güruha durmadan giydirir –ki buna kendisi de dahildir-, Yahudiliği ile dalga geçer, Hitler öğesini çok kullanır. Yani hepsinin toplamında rahatsız edicidir aslında Woody Allen. Ama kimse üstüne alınmaz, kimse onu suçlamaz.

Bunu yapmayı başarmak ve tepki toplamamak ise bir zeka ürününden çok daha fazlası, bir birikimdir. Kierkegaard’ı, Fitzgerald’ı, Faulkner’ı, e. e. cummings’i, Dostoyevski’yi, Tolstoy’u, Goethe’yi, Freud’u  görürsünüz onun filmlerinde, o referansları çoğu sekansta hissedersiniz. Bach’ı, Mahler’i, Mozart’ı duyar; Bergman’ı, Orson Welles’i görürsünüz filmlerini izlerken. Woody Allen hiçbir zaman tek değildir. Arkasına ve yanına klasik dönemi, biraz alaycı, biraz iğneleyici olarak ele alır. Entelektüelizm ile kadınları tavlamaya çalışır, çoğu zaman başarılı olsa da kaybedenliği baskın gelir yine de. Çünkü insandır, hata yapar. İlişkileri tüm çıplaklığıyla gözünüze gözünüze sokar. Siz onda kendinizi yakalarsınız. Tüm film boyunca kahkaha atsanız da bazı yerlerde, filmin sonunda yüzünüzde bir tebessümle yakalarsınız kendinizi. Zeka dolu diyalogları bazen takip etmek zorlaşsa da, zihninizi çalıştırmış olursunuz ve onun birikimine gıpta edersiniz; hep, hep, hep..

Uzatasım var, ama kısa kesmek elzem bir yerde. İlla ki birkaç Woody Allen filmi izlemişsinizdir. O filmleri yeniden izleyin ve tahlil edin diye bir tavsiyede bulunuyorum size. Çünkü adeta bir psikoterapi imkanı sunuyor size Allen. İnsan ilişkilerinizi ve iletişiminizi görüyorsunuz orada. Orada siz oynuyorsunuz aslında. Siz, karşınızdakini etkilemek için var olan değerleri yok görebiliyor, dünyada kabul görmüş yazarları beğenmiyor, Mahler’in müziğine bile burun kıvırıyorsunuz. Biz yapıyoruz bunu. Çünkü insanız, bir yerde saçmalamamız da gerekiyor. Bazen inkâr ettiğimiz kadar var oluyoruz. Günün sonunda ise elimize ne geçtinin muhasebesini yaparken, çaresizliğimiz daha bir etlenmiş oluyor…

Adettendir, film önerilerimi sıralıyorum. Baştan sona giderseniz, sizin de Woody Allen sever olacağınızı düşünüyorum: Annie Hall, Manhattan, Hannah and Her Sisters, Zelig, Deconstruction Harry, Love and Death, Vicky Cristina Barcelona, Midnight in Paris, The Purple Rose of Cairo ve Sweet and Lowdown.

Annie Hall trailer:

YouTube Preview Image

Manhattan – Elaine’s sahnesi:

YouTube Preview Image