Bir şehrin hafızası nasıl yok edilir?

Tarih 7 Aralık 2012. Mekan: Beyoğlu İnci Pastanesi. İstanbul’un belleğine kaydolan ise tuhaf ve acıklı bir tahliye vakası… Bu kentin hafızasına yapılmış bir nevi linç girişimi. Zira bu ne ilk ne de son olacak gibi. Cercle d’Orient kompleksinin ‘rantsal dönüşüm’e kurban gitmesiyle kapanan Emek ve Sinepop Sinemaları’nın ardından sıra İnci Pastanesi’ne gelmişti ve beklenen geçen hafta itibariyle oldu.

İnci Pastanesi’nin yeri benim için ayrıydı. Üç kuşaklık profiterolcümüz kapanmıştı. Annem maaşını aldığında her ayın 1’inde anneanneme İnci’den profiterol getirirdi. Bu anne kız arasında yıllardır alışılagelmiş gelmiş bir ritüeldi. Ben de ilk maaşımla soluğu İnci’de almış, hem annem hem anneanneme profiterol getirmiştim. Bu ritüel benimle de yıllardır devam ediyordu. Ta ki bugüne kadar.

Eminim hepimizin buna benzer anıları vardır İnci ile. En önemlisi de “Gel sana İnci’de bir profiterol ısmarlayayım” tümcesinin en mühim öğesiydi bu pastane. Dile kolay 1944 yılından bu yana bir şehrin buluşma noktası konumundaydı. Tabi “Ne var tahliye ediliyorsa, zaten eski tadı yoktu o profiterollerin, İnci kendini yenileyemedi” gibi altı boş, sakil yorumlar da az değildi İnci tahliye edilirken.

İstanbul’u bir kültür şehri olarak görmekten çok uzak olan bu yaklaşımı, “Emek’in koltukları da rahatsızdı, bak AVM’lerde ne güzel rahat rahat sinema izliyoruz” kafasının dayandırdığı vandal yorumlar olarak da görebiliriz.  

Olaya iki boyutuyla bakalım: Türkiye’de geç kapitalistleşme ve kentleşme, hiç kuşkusuz en belirgin şekliyle ‘kentsel mekanlar’da kendini gösteriyor. Batı’daki gibi kentlerle özdeşleşmiş, kentin sosyolojisi, kültürü, ekonomisi ve daha birçok toplumsal parametresinin kodlarını taşıyan mekanlar ne yazık ki yok oluyor bu ülkede. Oysa kentsel mekanlar, o kentlerin, bulundukları semtlerin ya da mahalle veya sokakların bir tür sembolüdürler de… Korunmaları, el üstünde tutulmaları gereken sembollerdir onlar.

İstiklal Caddesi’ndeki İnci Pastanesi’ne kim salt pastane olarak bakabilir? İçinde ne satıldığından çok, İstiklal Caddesi ile özdeşleşmiş bir mekan olmasıdır İnci’yi öne çıkaran ve değerli kılan. Kaç kuşak oradan profiterol yemiştir acaba… Kaç dede torununun elinden tutup onu İnci’de profiterol yemeye götürmüştür kim bilir.

Sözünü ettiğim, kentlerin tarihten gelen binaları değil. Yaşayan mekanlardan söz ediyoruz… Avrupa’da durum nasıl peki? Örneğin, Budapeşte’nin Vagi Utca Caddesi’nde barok tarzda döşenmiş 1858’den beri faaliyet gösteren Gerbeaud Pastanesi vardır. 1780’lerde siyasetçilerin, edebiyatçıların buluşma mekanı olan Viyana’nın Demel’i dünyanın en eski pastaneleri arasındadır ve tam 224 yıldır ayaktadır. Yani kentler için bu tarihi mekanlar, bir nevi bellektir, şehrin hafızasıdır. Kuşaklar o tarihi dokuların içinde belleklerini her zaman taze tutarlar.

Gelelim olayın ikinci boyutuna… Bu olayı sadece İnci ile sınırlı tutarsak ve bunu ‘tahliye’ olayı düzeyine indirgeyerek yorumlarsak, fotoğrafın bütününü görmemizi engeller bence. Çünkü İnci Pastanesi’nin şehrin belleğinden apar topar koparılması, şehirde bir süredir devam eden rantsal dönüşümün bir devamı. İnci’nin kapanması, bütün protestolara karşın Cercle d’Orient’in AVM’ye dönüşmesi için inşaatın kısa zaman içinde başlayacağı manasına geliyor. Bu noktada, yiyemeyeceğimiz pastalara üzülmek kadar, resmi bütünüyle görmek ve rantsal dönüşüme odaklanmak gerek. Dolayısıyla İnci Pastanesi’nin Mis Sokak’ta yeniden açılacağına sevinmemiz yerine, “Taş yerinde ağırdır” diyerek duruşumuzu korumamız, bu vandalizme artık ‘dur’ dememiz gerekiyor.