Başımdan geçti bunlar

Başlık biraz Otis Abi aparması oldu kabul ama güzel oldu ses çıkarmayın.

Yeni yılın ilk yazısında ne yazsam acaba diye epey bir düşündüm. Seyrettiğim yeni filmler, okuduğum yeni kitaplar var ama ciddi bir şey yazasım gelmedi açıkçası. Yılın ilk yazısı hafif makara olsun istedim hafta sonu Twitter’da eşe dosta laf yetiştirirken bu yazının fikri aklıma geldi.

Üniversiteye giriş tarihim 1989… Efsane 90’ların genciyiz yani. Bir önceki efsane 80’leri lise ortaokul olarak yaşamış durumdayız. İşin aslına bakarsanız yaşamak istediğim gerçek dönem 70’lerdir… Teknik olarak mümkün olmayacağı için neyse diyoruz bu noktada.

Üniversiteyi kazandık. İyi güzel, okula kayıt olmaya gittik, olduk. Kalacak yer konusu ortaya çıktı tabii ki. Neyse ki benden dört yaş büyük ağabeyim zaten İstanbul’daydı onun yanına yancı verdiler beni de. Laleli’de süper bir evimiz var. Gidenin gelenin belli olmadığı on numara bir öğrenci evi. Banyosunda bir gün kanatlı karınca ordusu buluyoruz, başka bir gün “sülük! sülük!” diye ortalığı ayağa kaldırdığımız, sonradan kabuksuz sümüklü böcek olduğunu öğrendiğimiz envai çeşit mahlukatla gül gibi geçinip gidiyoruz. Arka bahçede yangın çıkar, ilk kurtarılacak şey ipte kurumakta olan Levis 501’dir…

Kısacası çok eğlenilen bir ev, on numara arkadaşlar, makara ağabeyler vs.v.s… Evlilik, çoluk çocuk, geçim derdi gibi problemlerimiz yok. Takılıyoruz, okula gidiyoruz kısaca hayat gayet güzel…

Bu sırada da başımıza dünya komiği işler geliyor. Nasıl mı? Bu yazılık birkaç tanesi şöyle şeyler:

İstanbul’u çok iyi bilmiyorum henüz. Bindiğim otobüslerde habire kaybolup abuk sabuk yerlere gidiyorum, eve ancak akşama dönebiliyorum falan saçma sapan işler oluyor. Gene böyle bir gün… Ağabeyim Murat o zamanlar Türkiye’ye yeni gelen Amerikan zinciri 7/11’nın (Seven Eleven) Şişli şubesinde çalışıyor.  Ben gene kaybola kaybola gitmeye çalışıyorum yanına. Köhne bir Icarus otobüse kapağı attım. Şöfer gaza bir bastı ben de can havliyle koşmaya başladım. İlk bulduğum kola kolumu geçirdim… Ohh dedim düşmeden atlattık. Fekat kafamı çevirince emmi kasketli bir amcanın koluna girdiğimi anladım. Karşılıklı bakıştık. Lann diye kolunu çekti ben de sırıttım ve durakta kapı açılır açılmaz aşağı atlayıp dükkâna kaçtım!

Otobüslerde maceralarım nefisti o ara. Kolumun altında çizim çantası, T cetveli v.s. bir ton ıvır zıvırla Mimar Sinan Fındıklı binasına teknik resim dersine gidiyorum haftada bir. Okulun durağında inmek için ayağa kalkıp düğmeye basan zavallı ben, inat için gaza basan şöfer sayesinde ipini koparmış boğa misali kafa önde, elimde T cetveli  – biraz da mızrak dövüşü yapan çakma bir ortaçağ şövalyesi gibi-  koşmaya başladım. Son gördüğüm elleriyle yüzünü kapatan zavallı bir vatandaş oldu. Son duyduğum ses de göbeğine tosu yiyen zavallı vatandaşın pofffff diye boşalan ciğerleri… Sonrasında içinde “kitap” ve “ecdad” kelimelerini barındıran bir şeyler daha duyduğumu hatırlıyorum ama kahramanınız o sırada açılan arka kapıdan sıvışmıştır!

Son olarak isim cisim vermeden hoş bir anekdot daha anlatayım da biraz daha eğlenelim. Okul yaşamımız boyunca ayrılmaz üçlü halinde takıldığım iki can dostum oldu. Halen görüşürüz ama hayat araya mesafeler koyuyor ister istemez. Neyse bu ekip bitirme tezi yılında iyice coşmuştu. Sabahlamalar, bitmek bilmeyen geyikler, son dakika ortaya çıkan eksikler falan kafamız bir dünya dolanıyorduk ortalıkta. Bir yandan da tezin yazılması, yazdırılması mevzusu var tabi ki.

O zamanlar elimizde laptoplar falan yok. Neyse bu günlerden birinde Beşiktaş’taki meşhur fotokopiciler, ozalitçiler caddesinde dolanıyoruz. İsmi diyelim ki Berke olan arkadaşımız şöyle bir şey dedi: Abi niye tez yazıyorlar yavaş yavaş yazsalar ya dedi. Ekibin diğer iki üyesi yüzüne öyle bir baktık ki eleman korktu bizden. Camında “Tez yazılır.” yazan bir fotokopiciye atarlanıyormuş meğer.  Ne diyorsun oğlum, manyak mısın o demek değil o diye epey bir sardırmıştık arkadaşla.

Şimdilik bu kadar… Zaman zaman aklıma geldikçe döneceğim bu maceralar.