Ayşegül ve yarattığı travmalar

Geçenlerde Kadıköy’de yürürken bir vitrin camında çocukluk kâbusum Ayşegül’e rastladım. Hani şu ister küçük anne, ister bahçıvan, ister aşçı olsun; ister orman, isterse de hayvanat bahçesi gezsin her daim başarılı, her konuda yetenekli ve muhakkak dünya güzeli olan Ayşegül serisinin başkahramanı hanımefendiye… Kendisini görür görmez tüylerimin diken diken olduğunu özellikle belirtmem gerek. Zira şu aralar özgüven ya da başarısızlığa dair hangi tür sorunlarla başa çıkmaya çalışıyorsak bunun baş mimarlarından birinin de bu Ayşegül kişisi olduğuna adım gibi eminim.


Bir kız çocuğu düşünün: Bir yandan viyolonsel çalarken, öte yandan at da binebilen, yemek ve resim yapma konularında çok kabiliyetli olmasının yanı sıra çok güzel de çocuk bakan, güzellik ve akıllılık bağlamında double combo’yla kalplerin sultanı, mümkün mertebede idealize edilip örnek mahiyetinde önümüze konmuş süper kahraman misali bir figür… Bir de kendi çocukluğunuza bakın: Alabildiğine averaj niteliklere sahip, genelde Ayşegül gibi o diyar senin bu diyar benim gezmek yerine evde oturan, üstüne başına yemek döken, bazı oyunlara yeteneksiz olduğu için alınmayan, bazı derslerde (doğal olarak) başarı gösteremeyen, çocuk bakmayı denese hayatta beceremeyecek, güzel resim yapsa bile kemanı asla “gıy gıy gıy” ettirmeden çalamayacak bir velet.

Ayşegül insanı, bizlere adeta kontratak olarak dizayn edilmiş kurgu kişiliği ve eylemleriyle sizce de vaktiyle şu mesajı vermemiş midir: “Kasmayın tatlım, bu kadarını da mümkün değil beceremezsiniz artık…” Kısacası bu kurgu karakterin sizi kendinize dair nasıl bir hayal kırıklığına uğrattığını tahayyül edebiliyor musunuz?

Çocukluğunuzu nispeten başarı hikayeleriyle tamamlamış, karnelerden takdiri eksik etmemiş, el sanatlarından tut da spor müsabakalarına kadar 10 puanlık bir çocuk olmuş olsanız bile, birazcık büyüdüğünüzde deneyimlediğiniz ilk başarısızlıkların size kendinizi nasıl hissettirdiğini bir hatırlayın. Üniversitedeyken tekrar etmek zorunda kaldığınız ilk ders, reddedildiğiniz ilk iş başvurunuz, başarısız ilk arkadaşlık ilişkisi ya da boşanmayla sonuçlanan evliliğinizde nasıl da yerin dibine geçtiniz değil mi? Kendinize olan inancınız nasıl da yerle bir oldu! Özgüveninizi nasıl da ayaklar altında buluverdiniz bir anda. Peki ne uğruna?

Maalesef toplumsal bir ittirme yüzünden, bir kez yaşamaya geldiğimiz şu hayatın aslında büyük bir başarı hikayesi olarak sonuçlanmasına odaklı zihin yapılarına sahibiz hepimiz. Çocukluğumuzda dönmeye başlayan bu çark bizi daima en iyi olmaya odaklarken, hayatın başarısız olmak gibi son derece insani gerçeklerinden de alabildiğine uzaklaştırıyor. Ayşegül misali “mükemmel” figürler yüzünden gencecik dimağlar, mükemmel olma fikriyle çok erken yaşta boğuşmaya, bunun zararlarını ise pek verimli bir çağda deneyimlemeye başlıyor. “İdeal toplum” yaratmaya dair hastalıklı bir kurgu yüzünden, işin sonunda elimizde şimdilerde gördüğümüz gibi kırık dökük bir insan topluluğu kalıyor: Kendini iyileştirmeye çalışırken, küçükken kafasına kakılan “başarı” imajıyla boğuşan, her maçta biraz daha yenilgiye uğrayan bir topluluk…

İşte sınavlarda sürekli çakan Bart Simpson’ı bu yüzden çok seviyoruz!

İşte bu yüzden bu ülkede Barış Manço’nun “Adam Olacak Çocuk” programında yaptığı şeyi hiçbir çocuk kitabı serisi ya da hiçbir başarı takıntılı kişisel gelişim zımbırtısı becerememiştir. Zira önemli olan çocuğa (ya da yetişkine) asla ayrılmaması gereken, topluma göre doğru ama aslında pek eğreti olan bir yol çizmek değil, onu alabildiğine özgür bırakmaktır ki kendini bulabilsin.

Not: Şimdilerde Ayşegül türevi figürlerin yerini Winx kızları, Ben10’ler filan aldı farkındayım – ama bunların da bizim zamanımızın Ayşegül’ünden mesaj içeriği bağlamında zerre farkı yok ne yazık ki. Uyanık olalım sevgili ebeveynler. Zaten toplum birey kodlamada üstüne düşeni yeterince yerine getireceğinden, bari en azından ana-babalar olarak çocuklarımızı şartlanmalardan azade yetiştirelim.

Comments
  1. keysun çetinkaya

    Yorumunuzu okuyunca şaşırmadım diyemeyeceğim..Benim çocukluğum Ayşegül serisi ile geçti..ve çok zevkle okuduğum, gerek renk gerek çizgisel görsel kalitesi yüksek bir sunumla, anlayışlı, sevgi dolu anne babanın varlığı, mutlu bir aile ve paylaşımcı güzel arkadaşlıklar üzerine kurulu keyifli hikayelerden oluşan bir seri.. ve bugün yetişkin bir insan olarak üzerimde hiçbir olumsuz etkisi olduğunu düşünmüyorum. Hangi kitapcıda görsem hala keyifle bakıyorum ve çocukluğumu hatırlamaktan mutluluk duyuyorum..Kimbilir belki kendim de sevgi dolu benzer bir aile içinde yetiştiğim için olabilir..ama Ayşegül gibi 10 parmağımda 10 marifet olmasa da bu konu beni hiç rahatsız etmemiştir ve illa öyle olmalıyım gibi bir duygu da yaratmamıştır. Etkilenme biçimi biraz da kişilik ve bakış açısıyla da ilgili sanıyorum..

    • Ece Budayıcıoğlu

      merhabalar! tabii ki, bu tamamen benim kişisel görüşüm. yazıyı her ne kadar ayşegül karakteri üzerinden kurgulamış olsam da, ondan bağımsız biçimde yansıtmak istediğim başka bir husus vardı: ayşegül’ün yalnızca bir örneğini teşkil edebileceği bu tip kurgusal metinler yüzünden toplumsal olarak çocukluktan beri belli konularda şartlandırılarak yetiştirildiğimiz gerçeği. yoksa zinhar çocukluk hatıralarınızı kötülemek istemem :) ne mutlu ki ayşegül sizde güzel izler bırakmış.

  2. Gözde Demir

    Ayşegül’ü zaten pek sevmezdim ama konuya bu açıdan bakmamıştım hiç:) Şartlandırılarak yaşadığımıza da kesinlikle katılıyorum..

    • Ece Budayıcıoğlu

      selam gözde! yorumun için çok teşekkürler. bu bahsettiğin “şartlanma” durumuna başka bir örnek olarak küçükken kız çocuklara bebek ve mutfak seti, erkek çocuklara ise araba ve silah verilmesi zihniyetini gösterebiliriz sanki. kız çocuk anne olmalıdır, yemek yapmalıdır. erkek çocuk daha maskülen (!) şeylerle tanımlanmalı, yarın bir gün de muhakkak askere gitmelidir. bunların tümü özenilecek şeyler olarak önümüze konur.

      işin komiği, ana-baba olarak çocuğunu bu şekilde şartlamayı tercih etmemiş olsan bile, çocuk yaşıtlarıyla bir araya geldiği ilk ortamda bu ayrımın farkına varıp tercihlerini ona göre yapıyor. kız çocuklarından evde arabayla oynamayı sevenlerin büyük çoğunluğu, anaokulundayken diğer kızların bebeklerle oynamasından etkilenip bu seçimini değiştirebiliyor. sonra ver elini rolünün çok önceden biçildiği bir sahnede aslında belki de hiç sevmediğin bir oyunu oynadığın günler. (ne kadar konuşasım varmış yahu!)

      konuyla (hafif de olsa) alakalı bir başka yazıyı şuradan okuyabilirsin şayet istersen: http://www.birinciblog.com/reklamdan-nesil-tespiti/

  3. serkan

    Nette Ayşegül ile ilgili araştırma yaparken yazınızı okudum. Keyifli güzel tespitler içeren bir yazı. Ancak Ayşegül bir uyarlamadır.Küçük Ayşegül, orijinal adı Martine olan çocuk kitabı serisi kahramanının Türkiye’deki adıdır. Ayşegül, kurgusal küçük bir kız çocuğudur; yazar Gilbert Delahaye ve çizer Marcel Marlier tarafından yaratılmıştır. Orijinal ülkesi Belçika, dili Fransızca’dır. Her ülkede farklı bir adla anılır (Amerikada Debbie, İtalya’da Christina, Almanya’da Steffi, İngiltere’de Emma, Portekiz’de Anita gibi).

    Bu seri Fransa’da yılın en çok okunan çizgi serisi seçilmiştir. Onlarda bu etkiyi yaratmadığı halde biz de bu etkiyi yaratması, nasıl açıklanabilir?

    Kültürel tepki meselesi biraz da gelenekselle birleşince perçinlenen bir şey.

    Bu arada Ben 10 ve Winx, aslında süper insan modeline yakın etkileri aşılasa da, temelinde biraz daha farklı bir kurguya sahip. Daha çok dijital dünya ve teknolojiye hakim olursan var olursun alt metni var Ben 10’de. Bu da yeni medya teknolojileri ve teknolojik determinist yapıyı destekliyor.

    Sevgilerimle

    Serkan

  4. dündar

    Harika olmuş. Sevgiler.

  5. samba

    Öncelik ile merhaba yazınızı okudum güzel yazmışsınız ama eksikler mevcut ayşegül serisi yabancı bir uyarlama evet ve o dönemlerde yanlış hatırlamıyorsam milliyet gazetesi ile beraber ücretsiz veriliyordu;Ne kadar masumane görünsede çizimler çok belirgin hatlardaydı farkında değilsiniz fakat cinsellik ön plandaydı sanırım insanları bu şekilde etki altına almaya çalışıyorlar.Şartlı Reflex teoresi şunu yap bunu yapma şunuyap bunu yapma

  6. samba

    şunuda eklemek isterim bu kitabın resimlerini çizen adamın ciddi ruh hastası sapık olduğunu düşünüyorum…