Anar’ın yepyeni serüveni: Yedinci Gün

Şayet İhsan Oktay Anar’ın sadık okuyucu kitlesindenseniz, yeni romanı Yedinci Gün’e kavuşacağınız günü siz de dört gözle beklemiş olmalısınız. Kitabın piyasaya çıkış tarihi henüz açıklanmadan cümbür cemaat o kadar çok ön sipariş verdik, kitapçıların kapısını ve web sitelerin sipariş formlarını o denli aşındırdık ki, duruma duyarsız kalamayan İletişim Yayınları şahane bir jestle romanın satış tarihini birkaç hafta önceye çekiverdi. Böylece 25 Ağustos Cumartesi günü pek kıymetlimize kavuştuk. Sizi bilmem ama, İhsan Oktay Anar yeni romanının çıkmasını bu denli heyecanla beklediğim pek az Türk romancının başında gelir. Ta lise yıllarında Puslu Kıtalar Atlası ile başlayan yolculuğumuzda beni hiç yarı yolda bırakmadığı ve hayalkırılığına uğratmadığından olsa gerek, Anar’ın yenilerine hiçbir zaman şüpheyle bakmam. Aynı hissiyatla yaklaştığım Yedinci Gün için de uzun süredir beslediğim heyecanın boşa çıkmadığını söylemem gerek. Ne vakittir böyle bir serüvene kapılmamıştım, o yüzden pek mutluyum!

Anar, Yedinci Gün’de bu kez önceki romanlarındakinden daha yakın bir tarihe, 20. yüzyıl başı İstanbul’una geliyor. Olayların geçtiği tarih dolayısıyla, önceki romanlardakinden daha tanıdık resmedilen Dersaadet’teki değişimler hemen göze çarpıyor; artık kanıksanan matbaa, ufak ufak alevlenen hürriyet ateşi, Avrupalılar tarafından keşfedilen Pera, git gide yakınlaşan savaş sesleri ve gelişen teknolojiye dair ipuçları, okuyucuya sezdirilmeden hikayenin içine iliştiriliyor.  Ve tüm bunların içinde yine bir “İhsan”, Hasta Adam’ın başkentinde oradan oraya koşturarak kendi macerasını yaşıyor.

Anar’ın alışılageldik masalsı üslubu, her sayfada başka bir kahkaha attıran espriler, son derece geniş yelpazeye yayılan eski kelime kullanımı derken, insan kendini başucunda masallar anlatan bir İhsan Oktay Anar figürüyle başbaşa buluveriyor. Üstelik masalsı üsluba ve abartılara rağmen her şey o kadar gerçekçi aksettiriliyor ki, insan elinin altında hikayeyi somut bir zemine oturtmaya yardımcı olacak bir harita istiyor. (Misal, ben kendimi kitabın kapağında ucundan kıyısından gözüken haritayı okuyup çözmeye çalışırken yakaladım bir kaç kez.) Tüm bunlar yazarın düzyazıyı şiirselleştirme kabiliyetiyle birleştiğinde, okullarda okuduğumuz tarih kitaplarının niçin bizi İhsan Oktay Anar romanları kadar etkileyemediğini anlamak daha mümkün hale geliyor.

Okuyanlardan bazılarının “Hiçbir yere gitmeyen hikaye” olarak nitelendirebileceği Yedinci Gün’ün içinde, kısa bir Anar-vari Avrupa tarihi ve savaş eleştirisi okumaya, bunları yaparken de Assasins Creed Revelations’da “view point”lerde durduğunuzda gözlerinizin önünde inşa oluveren şehir panoraması misali dinamik ve hayat dolu bir İstanbul manzarası görmeye hazır olun.  Şayet romanı okurken içinde kaybolduğunuzu hissetseniz bile, yoldan o kadar keyif alacaksınız ki, sizi nereye götürdüğüyle zerre ilgilenmeyeceksiniz. Şimdiden iyi okumalar!