Adsız şehrin yabancıları

Elinde bavulu, daha önce hiç gelmediği bir şehrin tam göbeğinde, tren istasyonunda, bilet gişesini arıyordu. Şaşkındı bakışları. Etrafında, nereye gittiğini bilen kararlı adımlar, kalabalıklar, bir film sahnesi gibiydi. Sürekli akıyordu. Adımlarının aksine. Tedirginliği, bir şehre ilk kez gelmek değildi. Yıllardır seyahat ediyordu. Ne uzak yerler görmüştü, ne ırak köşeler. Bu şehirde en az birkaç yıl geçirecekti. Alıştığı herşeyden uzak. Belki de birden bire bütün oyuncaklarının alınması gibi bir çocuğun. Ne yapacağını bilemedi.

Şehirler gerçekliğin ta kendileridir diye düşünürdü. Bir yerlere gitmek, başka gerçekliklerde sahnelenen bir oyunu seyretmek gibiydi, hep seyirci olunurdu. Ama şimdi, yaşamak içindi… Bir şehrin en yabancı yüzü işte o an suratında esti. Bir başka dil bilmenin, bir yabancı ülkeye gidip gelmek için yeterli olduğunu ama şu an hiç de teselli etmediğini farketti. Dizleri titredi sandı, tren gelmişti. Dalgınlığını atıp, koltuğuna oturdu. Bavuluna bakıyordu, kapının berisindeki bavullukta duruyordu. Çok uzun süre göreceği en eski tanıdık o olacaktı. Kimseyi bilmiyordu bu şehirde. Kimse onu beklemiyordu. Bekleyişte olan aslında oydu.

Bol bol yürümek iyi geliyordu, akşamları erkenden uyuyabiliyordu. Yoksa yapacak ne vardı ki. Bir süre kendini dinledi, beklemedeki kitaplarını okudu, birkaç haftayı geçirdi. Gitgide zaman daha ağır geçiyordu. Ayrılmadan önceki son geceyi anımsadı. Bir veda partisi ayarlamıştı arkadaşları. Çok mutluydu onlarla. İhtiyacı olan herşeye sahipti belki, ama daha iyi bir kariyer yapacaktı. Gitmesi gerekmişti. Kafası karışıktı, belki yanlış yapmıştı. Herşeyi orada elde ettim, ben yaptım, neden burada da yapamayım dedi kendi kendine. En başından beri bir tek bunu söylüyordu zaten. Başka dayanağı da git gide kalmıyor gibiydi. Bekleyiş zordu. Kendinle bu kadar başbaşa kalmak, kendini sorgulamak, öfkenle karşılaşmak, hatalarınla yüzleşip hala da kendine itiraf edememen. Bunlar zordu. Sağ beyni ve sol beyni, iki ayrı insana dönüşüp, adeta küfürleşiyorlardi beyninde. Kalbinde yankılanıyordu zihninden geçenler, sahi o kadar boş muydu içi?

İnsan boşluğun ortasında, kendiyle çok daha derin yüzleşiyor. Sevmediği bütün yanları ile kavga etmeye başlıyor. Sonunda herşey düzene girene dek, bu böyle devam etti.

Birkaç sene sonra bu serüvenin sonuna gelmişti ve artık dönüyordu. Peronlara bakan cafede oturdu. Yarım saat vardı ve bir kahve çok güzel olacaktı. Sigarasını yaktı ve İstanbul’u ne kadar özlediğini düşündü. Herşeyi çok özlemişti.

Bir genç duruyordu paronlara doğru, şaşkın bakışlı. Gözlerini görünce, içinde bir tedirginlik farketti. Yüzünü görebiliyordu. Garipsedi ama o gözleri tanıdıyordu. Kahvesinden bir yudum aldı ve genci seyre dalarak düşünmeye başladı. Bu istasyona ilk geldiğinde, herşey gözünde o kadar büyüyordu ki, o kadar yabancıydı ki, işte bu genç de şimdi öyle olmalıydı. Rolümü ona devrederek bu sahneden iniyorum diye düşündü. Her şehrin, yabancıları da olmalıydı. Sıra şimdi ondaydı.

Hayatının boşalan gözlerine bu şehri koymuştu. Yeni arkadaşlıklar kurmuştu, dostlar edinmişti, bambaşka tecrübeler katmıştı ona bu şehir. Artık gidiyordu ama arkada ne bıraktığını düşünmüyordu bu sefer. Kim bilir yeni dostlarını bir daha ne zaman görebilecekti; ama dönüşün heyecanında, hayallere kapılmıştı bir kere.

İstanbul’da herşeyi yerli yerinde bulmuştu. Özlediği herkese artık iki adım mesafedeydi. Gene de birşeyler eksikti. Birkaç hafta ile beraber dönüşün de heyecanı geçti.  Etraf bir o kadar tanıdık ama nedense gene de aynı değildi. O yabancı şehirde yalnız geçirdiği zamanlarda, gitmeden önceki anları o kadar hayal etmişti ki, çok iyi hatırlıyordu, aynı değildi. Bir enstrumanın akoru kaymış gibi, istediği sesi alamıyordu.

Veda partisini yeniden canlandırmayı hayal etti. O gece, aynı mekanda, aynı masayı ayarladı. O gün ona veda etmeye gelen herkesi çağırdı, geleceklerinden emin oldu. Belki o ana dönüp, oradan devam etmek lazımdı. İşe yarayacaktı. En azından aklındaki o kare ile şimdiki arasındaki 7 farkı bulacaktı. Bir karşılaştırma, belki anlatırdı herşeyi, peki yeter miydi? Birkaç saate anlayacaktı.

Gece yarısını geçmişti, eve döndü. Yüzünde bir tebessüm yoktu belki ama içinde bir sıcaklık boydan boya onu kaplamıştı. O gece herkes geldi. Yanlarında başkaları da geldi. Daha masaya ilk oturduklarında farketmişti. Fotoğraf aynı değildi. Birileri fazladan gelmişti, hatta tanımadıkları bile vardı. Birileri gelememişti, çünkü tanımadığı birileri ile başka planları vardı. Birilerinin anlattığı anıları hiç yaşamamıştı. Onun yaşadığı kahkaha dolu anlar, masadakilere yabancıydı. Garipsedi. Herkes, hayata her gün devam ediyordu oysa. Kare hiçbir zaman aynı olmayacaktı. Bile bile garipsedi.

Döndüğü şehirde bıraktığı dostuna bir mesaj yolladı. Özledim dedi. Bir resim geldi geriye, sokağın köşesindeki barda toplanmışlar. O an orada olmak istedi ve birden irkildi. Öyle üşür gibi değil, milyonlarca parçaya bölünüvermişcesine içinden.

Mutlu anlar bir karedir. Gönlünüze koyarsınız. O karenin aynı kalmasını beklerseniz, yanılır ve hayal kırıklığına uğrarsınız. Albümlerde bir anımsatıcı gibidir o kareler. Ama sadece bakıp geçerseniz de zamanla eskirler. Herkes bıraktığı yerde bulmak ister eşyasını ama insanlar öyle değildir. Yeniyi ararlar, bilmediklerini bilmek isterler, görmediklerini görmek, tatmadıklarını tatmak. Kaldıkları yerde hep sizi beklemek zorunda değildir insanlar. O yüzden sevgi sulanmak isteyen bir çiçek gibidir ve narindir. Bir gün gidecekseniz, döndüğünüzde hiçbirşeyin aynı kalmayacağını bilmelisiniz. Gene de bir gün gidecekseniz, cesaretinizle herşeyi yeniden var edeceğinizi de bilmelisiniz.

Gidince boşalan yerlere herkes birşeyler koyar. Çünkü insanlar, güven aradıkları için dost edinirler. Onlar varken, kendilerini yabancı bilmezler şehre, kendilerine, hiçbir şeye. Bir şehir, yabancıları oldukça şehir olur. Yoksa köydür, kasabadır. Her insan yabancı kaldıkça kendini tanır. O da hayatın sert tokatıdır. Ama kendine çok iyi getirir adamı.

İyi seyirler.